Showing posts with label Lost. Show all posts
Showing posts with label Lost. Show all posts

‘Bir sonraki Lost’ nerede kaldı?

Altı sene boyunca dünyanın her yerinden izleyiciye, “Ada neyin nesi?” dedirten ‘Lost’un veda etmesinden bir buçuk sene sonra yaratıcı ekip yeni dizilerle ekranlarda yerlerini almaya başladı. ‘Bir sonraki Lost’un formülü var mı? Ve neden o formülü yakalamak bu kadar zor?

Dünyadaki herkes aynı anda bilincini kaybediyor ve gözlerinin önüne bir buçuk yıl sonra ne yaptıkları geliyor. Elli yıl önce kaybolan bir grup insan teker teker dönmeye başlıyor, hem de hiç yaşlanmadan. Kahramanlarımız paralel evrenler arasında koştururuyor, bir grup kel kafalı esrarengiz adam da onları yakından izliyor. Tüm dünyayı altı sene boyunca ıssız bir adaya konuk eden Lost’un büyüsünü yakalama çabası dizinin ilk hayatımıza girdiği 2004 yılından, ama daha çok da sona erdiği 2010 yılından beri aynı heyecanla devam ediyor.

Kazazedeler, kutup ayısı, canavar, numaralarla haşır neşir olduğumuz altı sene, Lost izleyiciler için sürpriz bir popüler kültür fenomeniyken, televizyon kanalları için de altın yumurtlayan tavuk görevini gördü. “Biz bu heyecanı yeniden yakalarız,” diye hummalı bir “bir sonraki Lost” arayışına giren yapımcılar, yazarlar, televizyon programcıları ağzımıza bir parmak bal çalıp, çoğunlukla da sonrasında seyirciyi televizyonları karşısında acı bir tatla bıraktılar.

Lost’un en büyük başarısı bilim kurgu hayranından kafasını boşaltmak isteyen seyirciye, kadından erkeğe, gencinden yaşlısına inanılmaz genişlikte bir kitleye, “Ada neyin nesi?” sorusunu sordurtabilmesiydi. Peki ‘Lost’ nasıl böyle büyük bir başarı yakalamayı başardı? Öncelikle din, bilim, medeniyetin çöküşü gibi çağımızın büyük puntodaki endişelerini dizinin merkezine taşıyordu.

Sonra, izledikçe ödüllendiren katmanlı bir anlatımı vardı. Yapbozun parçaları her bölümde biraz daha birleşiyordu. Merak edilen bir gizemin arkasına giderek büyüyen bir mitoloji eklenmişti. Ada güzeldi, oğlanlar güzeldi, gıcık bir kız vardı, şişman bir adam vardı, adaya düşünce yeniden yürümeye başlayan bir adam vardı. Ve hepsinin de yüzleşmekte güçlük çektikleri karanlık geçmişleri vardı.


Lost ekibi bölünerek çoğalıyor

Peki bu Lost deliliğini yeniden yakalayabilmenin bir formülü var mıydı? Amerika’daki televizyon tanrıları olabileceğini düşündüler. Bizleri de FlashForward, The Event, Dollhouse gibi hayal kırıklıklarıyla baş başa bıraktılar. Bir de tabii adlarını bile hatırlamadığımız, televizyon mezarlığına erken gönderilen Surface, Invasion, Day Break gibi diziler var.

Bu yeni dizilerdeki en büyük taktik hatası, Lost’un değişen dünyadaki toplumsal anlamını ya da zengin karakter hikayelerini değil de, finalinde ortaya çıkan büyük gizemi yapılarına katmayı tercih etmeleri oldu. Bir dizinin ömrünün ne kadar süreceğinin izleyici sayısına göre belirlendiği, bir diziyi yayından kaldırmanın iki dudağın arasında olduğu bir düzende, bu büyük gizemler diziyi götüreceğine izleyiciyi tedirgin etmekten başka bir işe yaramadı. Olay örgülerini bağlamak zorlaşıp, karakterler silikleştikçe bu diziler de hayatımızdan yavaş yavaş uzaklaştılar.

Lost’un sona ermesinden sonra şimdi ise farklı bir durumla karşı karşıyayız. Yeteri kadar kafalarını dinlendiren Lost’un yaratıcıları, yapımcıları ve yazarları, teker teker yeni dizilerini popüler kültüre büyük bir heyecanla armağan ediyorlar. Bu dizilerin reklamlarındaki en büyük itici güç, tüm ekranı kaplayan “Lost’un yazarlarından” ya da “Lost’un yapımcılarından” yazıları.

İlk olarak, dört sene önce Lost’un beyni J. J. Abrams’dan Fringe geldi. Bu sene de arka arkaya Lost yazarlarından Elizabeth Sarnoff’la Hurley’yi canlandıran Jorge Garcia’yı bir araya getiren Alcatraz, Edward Kitsis ve Adam Horowitz’in masal diyarı fantezisi Once Upon A Time ve gene J. J. Abrams’ın Lost’u neredeyse tek başına götüren Michael Emerson’ı başrole koyduğu Person of Interest. Bir zamanlar The Sopranos’u yaratan ekibin ayrıldıktan sonra  Mad Men ve Boardwalk Empire’ı ortaya çıkardıklarını görüp, biraz umutlanabiliriz ama maalesef “bir sonraki Lost”u yaratma çabası şimdilik kafası karışık projeleri ekrana taşımaktan fazla da öteye gidemiyor.


Alcatraz

Hurley ceket giyiyor, yeni bir adaya taşınıyor.

Gizemli bir ada, adada arkasında ne olduğunu merak ettiğimiz bir kapı, Hurley ve de J.J. Abrams. Alcatraz’la Lost arasında görünürdeki benzerlikleri sıralamak, dizi hakkında sohbet zemini hazırlamak için ideal bir başlangıç. Bu seferki ada gerçek bir ada, adanın etrafındaki gizem ise seyirciyi anında içine çeken bir fantezi. San Francisco’daki Alcatraz Hapishanesi’nde elli yıl önce garip bir şeyler oluyor ve 1963 yılında 300’den fazla tutuklu ve gardiyan sırra kadem basıyorlar.

Günümüze geldiğimizde, tutukluların teker teker geri döndüklerini ve hapishaneye girme nedenleri olan suçların daha beterini işlemeye başladıklarını görüyoruz. Bu bilmeceye çare bulmaya çalışan üç kişi ise güzel ve mesafeli dedektif Rebecca Madsen (Sarah Jones), Lost’ta Hurley olarak tanıdığımız Jorge Garcia’nın canlandırdığı Alcatraz uzmanı Diego Soto ve Fringe’den fırlamış izlenimi yaratan, FBI ajanı Emerson Hauser (Sam Neill).

Neden Lost olamaz? Zaman yolculuğu, paralel evren, uzaylılar, vs. gibi devasa bir gizemin arkasına sığınan Alcatraz, temelinde sıradan bir polisiye dizi olduğunu gizlemeye çalışıyor. Televizyondaki onca CSI türevi dizilerden farkı ise, polisiye davaların incelikten uzak, kör göze parmak ilerlemesi. Dizi, tutuklular ve gardiyanlar üzerinde ilerlediği için de ağırlıklı erkek karakterlerle karşılaşıyoruz ve kadın karakterlerin eksikliği giderek bölümler ilerledikçe dizinin en büyük zayıf halkasına dönüşüyor.


Once Upon A Time

Evvel zaman içinde ‘Lost’ diye bir dizi vardı. Bu dizinin de yazarları vardı.

Edward Kitsis ve Adam Horowitz, yazar kadrosunda oldukları bir önceki dizileri Lost’un meşhur numarlarını oraya buraya atıyor, Lost’tan tanıdığımız gofret, viski, ne bulurlarsa yeni dizilerine ekliyorlar. Once Upon A Time, popüler masal kahramanlarını masal diyarlarından kaçırıp, Amerika’daki bir kasabaya yerleştiriyor. Pamuk Prenses, üvey annesi, cüceler, Kırmızı Başlıklı Kız ve (her ne kadar masal kahramanı olmasa da) Pinokyo, haberleri olmadıkları bir lanet sonrası zamanın durduğu Storybrooke kasabasının sakinlerine dönüşüyorlar.

Tüm bunların farkında olan küçük Henry (Jared S. Gilmore), biyolojik annesi Emma Swan’ı (Jennifer Morrison) kasabaya getiriyor. Emma’nın bilmediği ufak bir ayrıntı da, aslında Pamuk Prenses ve kocası Beyaz Atlı Prens’in çocuğu olduğu. Her bölümde başka bir masal kahramanını tanıyıp, masal diyarındaki hayatlarıyla Storybrooke’daki hayatlarını paralel olarak izleyip, büyük lanetin bozulmasına bir adım daha yaklaşıyoruz.

Neden Lost olamaz? Once Upon A Time, her ne kadar ilgi çekici karakterler sunsa da, tüm dünyanın yakından tanıdığı masal karakterlerine küçük oynamalar yapmaktan daha fazlasını yapamıyor. Klişe diyaloglar, kasık karakterler, görmeyi beklediğimiz büyülü dünyanın parıltısını giderek daha fazla söndürmeyi başarıyorlar. Once Upon A Time, yeni bir Lost yaratmak için birkaç numaradan daha fazlasının gerektiğini gösteriyor.


Person of Interest

Benjamin Linus New York’a taşınıyor, Jack yerine bir adet John buluyor.

Bu aralar her popüler kültür taşının altında karşımıza çıkan J. J. Abrams, Person of Interest’te bir başka sevilen Lost oyuncusunu başrole taşıyor. Benjamin Linus olarak tanıdığımız Michael Emerson, fena halde insanları kurtarmaya kafayı takmış eksantrik zengin Harold Finch’i canlandırıyor. Zamanında Amerikan devleti için geliştirdiği sistemle olası terörist eylemleri ortaya çıkartan Finch, devletin önemsiz gördüğü ve müdahale etmediği suçlara odaklanıyor. Eski FBI ajanı John Reese’i (Jim Caviezel) yanına alan Finch, yeni ortağıyla New York’ta suçları işlenmeden önlemeye çalışıyor.

Karanlık atmosferiyle Amerika’nın 11 Eylül sonrası paranoyalarını başarılı bir şekilde yakalayan dizi, Fringe gibi daha küçük ama sadık bir seyirci kitlesini tutmayı hedefliyor. Dizinin en büyük kozu ise kimi zaman Lost’taki Benjamin-Jack ilişkisini hatırlatan, Finch ve Reese arasındaki elektrik.

Neden Lost olamaz? Bu soru, Person of Interest için biraz anlamsız kaçıyor. Çünkü, dizinin yeni bir Lost olmak gibi bir kaygısı bulunmuyor. Polisiye türüne yeni bir anlatım ve yeni bir bakış açısı getiren dizi, yapbozun parçalarını birleştirmek isteyen seyirciden çok haftalık dedektiflik dozunu almak isteyen seyirciyi hedefliyor.

24 Mart 2012 tarihinde Akşam Cumartesi'de yayımlandı.

Yeni dizi: Alcatraz


Esrarengiz bir ada, Jorge Garcia, zaman yolculuğu ve J.J. Abrams. Tüm hayal kırıklıklarına karşın Lost’u güzel hatırlamamıza neden olan birkaç şey büyük patırtıyla başlayan bu yeni dizide bir arada.

Tarihin en ünlü hapishanesinin bulunduğu Alcatraz Adası’nı mesken edinen dizi, hapishanenin 1963’de kapanmasını tüm tutuklu ve gardiyanların aynı anda gizemli bir şekilde kaybolmasına bağlıyor. 50 yıl sonra kaybolanlar hiç yaşlanmamış bir şekilde tek tek geri dönmeye başlıyor.

Dedektif Rebecca Madsen (Sarah Jones), Alcatraz uzmanı ‘nerd’ Dieogo Soto (Jorge Garcia) ve büyük gizem hakkında bilgisi olan, bir nevi Fringe ajanı Emerson Hauser (Sam Neill), hem her hafta ortaya çıkan eski tutukluların pisliklerini temizliyorlar, hem de büyük gizemi biraz daha aydınlatmaya çalışıyorlar. Alcatraz, bir yandan haftanın davasıyla polisiye sevenlere, bir yandan da Lost ya da The 4400 tarzı büyük mitolojileri parça parça aydınlatmayı sevenlere hitap ediyor.

Dizi bir Lost olabilecek mi? Yoksa The Event ya da FlashForward gibi patlayacak mı, dört-beş bölüm daha izlemek gerekiyor.

Bunları sevdiyseniz kaçırmayın: Lost, The 4400, The Event, FlashForward

Amerikan dizilerinde namaza doğru

‘Sex and the City 2’de kadınların Abu Dabi ziyareti kimseyi pek mutlu etmemiş olsa da, bu talihsiz çaba Amerikan televizyonu ve Hollywood’un Müslüman karakterlere daha fazla önem verme çabalarına işaret ediyor. Daha birkaç sene önce bir arpa boyu yol gidilmişken, çok boyutlu Müslüman karakterlerin sayısı giderek çoğalıyor


Uykusuz gecelerin ajanı Jack Bauer’ın hücre evlerinde avlamaya çalıştığı Müslüman teröristler artık kötü bir anıya dönüşmüş durumda. 24 dizisinin son sezonlarında, Ajan Bauer’ın kankalarının arasında bir imam eklenmiş olduğu gibi, Amerika’yı her sene büyük bir faciadan kurtarmayı başaran CTU’nun başında da Arap bir kadını görmüş bulunuyoruz.

Özellikle 11 Eylül’den sonra adını bolca duyduğumuz Medeniyetler Çatışması, popüler kültüre de sızmış durumda. Kültürel çeşitlilik konusunda büyük yol kat etmiş olan Amerikan televizyonu ve sineması ise Müslüman karakterlerle neler yapıp, neler yapamayacağını henüz tam bilememenin şaşkınlığını yaşıyor. Bunun en son örneğini hiç beklemediğimiz bir yerde, yeni Sex and the City filminde gördük.


Bir zamanların en cesur dizilerinden Sex and the City’nin yaratıcısı ve ilk iki uyarlamanın da yönetmeni ve yazarı olan Michael Patrick King’in Carrie ve arkadaşlarını tatile Abu Dabi’ye göndermesi herhalde verilebilecek en kötü kararlardan biriydi. Büyük bir olasılıkla, giderek popülerleşen çeşitlilik çorbasında benim de tuzum olsun diyen King, filmin gösterime girmesiyle hem eleştirmenlerin hem de izleyicilerin gazabının hedefi oldu. Peçeli kadınlarla tasarım dekoltelerin bir araya gelmesinin iyi bir film konusu olamayacağını birisinin kendisine hatırlatmış olması gerekiyordu.

Lost: Ada gitti, kavga bitmedi

Beklentinin doruğa çıktığı ‘Lost’ final bölümü, izleyicileri bir kez daha ikiye ayırmayı başardı. Her soruya cevap arayan ‘bilim izleyicisi’ elleri boş ekrana baka kalırken, ‘inanç izleyicisi’ gözlerindeki yaşları silmekle meşguldu

Walt’ın olayı neydi? Jacob ve kardeşini büyüten kadın nereden gelmişti? DHARMA erzağını düzenli olarak tepeden kim atıyordu? Heykeli kim inşa etmişti? Eloise Hawking her şeye nasıl vakıftı? Siyah ekranın üzerinde beyaz harflerle son LOST yazısını gördüğümüzde yukarıdakilerle beraber onlarca soruyu da sonsuza dek bilinmeyene göndermek zorunda olduğumuzu anladık.

Lost’un son bölümü noktalandığında ilk başta bir şeyler hissetmenin o kadar da kolay olmadığını gördük. Altı yıllık inişli çıkışlı, karmaşık bir ilişkiyi sona erdirmenin şokunu yaşıyorduk. İlk şok atlatıldıktan hemen sonra saniyede 500 Twitter mesajı, Lost bloglarına yığılan yorumlarla basit bir gerçek ortaya çıktı. İzleyiciler ikiye bölünmüştü. Hiç bir sorusu cevaplanmadığı için kime haykıracağını bilemeyen kızgın izleyicilerle, bağlandığı bir diziyi duygusal, epik, neredeyse şiirsel bir vedayla uğurladığını hisseden şanslı grup. Ben ikinci gruba dahil olmanın, Jack’le, Kate’le, Hurley’le ve adayla vedalaşabilmenin huzuruyla, hayal kırıklığına uğrayanları duymazdan gelerek günüme devam edebildim.

Lost ilk bölümünden itibaren, Locke’un tavla taşlarını eline alarak yaptığı o kısa konuşmasıyla zıtlıkların önemli bir tema olacağının sinyallerini vermişti. Bir süre sonra, hemen hemen her bölümde karşımıza çıkan siyah-beyaz zıtlığının ötesinde daha büyük kutuplar olduğunu görmeye başladık. Karakterlerinin adayı algılama biçimlerinde ve huzura ilerleyen yolculuklarında giderek önem kazanan ‘bilim adamı’ ve ‘inanç adamı’ ayrımıyla karşılaştık. Dizinin ikinci yarısında da yazılmış ‘kader’ ve seçimlerin önemini vurgulayan ‘özgür irade’ ayrımını izlemeye başladık.

Lost: En başında ada ‘araf’ olarak mı kurgulanmıştı?


Yapımcılara ve yazarlara, ‘günahınız boynunuza’ diyor ve ‘acaba ilk plan adanın araf olması mıydı?’ diye soruyoruz


Lost'un final bölümünü gözlerimiz dolarak hatırlasak da, bazı gizemlerin acemice diziye eklenmiş olduğu, son sezonlarda tutarsızlıkların giderek çoğaldığı ve finalin tüm dizi yerine yalnızca son sezonu toparladığı gerçeklerini değiştirmiyor. Yapımcı ve yazarların en başından sonunu bildiklerine inanmak artık çok zor. O iskeletlerin kime ait olduğunu bildiklerini en saf izleyiciye bile inandıramazsınız. Ya da adanın kaybolmasının en başından planlanmış olduğunu. Yazarların beş sezonda kendilerini köşeye sıkıştırmış oldukları bir gerçek. Bu kadar büyük bir beklenti ve bu kadar büyük bir karışıklıkla, böylesine toparlayıcı bir son olması bir yandan yazarlara hayranlığımızı daha da arttırıyor.

Geriye baktığımızda, ‘araf’ hikayesinin en başında ada için düşünülmüş olması büyük bir olasılık geliyor. Hayatlarındaki karanlık noktalardan kurtulamamış bir dolu karakterin hafif yaralarla bir uçak kazasından sağ çıkmaları, geri dönüş hikayeleriyle her karakterin probleminin anlatılması, kimsenin birbirine adaya düşmeden ne iş yaptığını, nerden olduğunu sormaması, adanın herkesin en karanlık sırrıyla yüzleşmesi için ortam hazırlaması, adada çocukların doğmaması, adanın başında bir ara mekan, bir tür araf olarak kurgulanmış olduğu izlenimini yaratıyor.


Lost’un 1. sezonunun
sonuna doğru, adanın ne olduğuna dair herkes kafa patlatamaya başladığında, ilk ortaya atılan teorilerden biri de adanın araf olduğuydu. Tüm teorileri tek tek reddeden yapımcılar, doğal olarak doğru olanı da elemek durumunda kalmış olabilirler. Bu, dizinin yaratıcısı J.J. Abrams’ın son 10 dakikayı en başından beri bildiği tezini de teknik olarak doğruluyor.

Lost sonrası depresyona acil çözümler


  1. Final bölümüyle hisleriniz uyuşmayan yakınlarınızla Lost’un sonunu tartışmaktan kaçının.
  2. Bir hafta Lost’un yerine geçecek alternatif dizi aramayın. Beklentileriniz yüksek olacağı için, Fringe gibi Lost’la karşılaştırabileceğiniz dizilerden kaçının. Mümkünse birkaç bölüm Glee izleyin.
  3. Köpeğinizle daha fazla vakit geçirin. Mümkünse vücudunuzda anlamsız yaralar tespit etmeye çalışın.
  4. Bir süre şarap içmeyin, küveti doldurmayın. Tıpa görmek anılarınızı canlandırabilir.
  5. Arkadaşlarınıza daha fazla zaman ayırın. Mümkünse onlarla çeşitli ibadet mekanlarında bir araya gelin.
  6. Lost’un pilot bölümünü yeniden izleyin. Jacob’ın annesini hafızanızdan silmeye çalışın.
  7. İnternette yazın piyasaya çıkacak, alengirli Lost DVD setinin fotoğraflarına bakın.
  8. Tüm Star Wars serisini bir kez daha izleyin. Yoda’nın Jacob’dan çok da fazla bilge olmadığını görüp, rahatlayın.
  9. ‘Hangi Lost karakterisin?’ testlerine bulaşın. Michael ya da Ana Lucia çıkarsanız, başka testler arayın, kafanız dağılsın.
  10. İnternette Lost’la ilgili yazıları okumayı yavaş yavaş azaltın. İki hafta içerisinde, günde beş saatten on dakikaya indirin.

Lost: It only ends once

The instant reaction to the final episode of 'Lost' was of polarization. But wasn't the whole genius behind the show's storytelling about polar opposites? Those who were expecting the answers to the Hurley bird and why Walt was special were left disappointed. Those, however, who had learned to enjoy 'Lost' as a journey watched a spectacular finale


It was inevitable that the final hours of Lost would not please everyone. And it was inevitable that the instant reactions would be polarized, very much like the themes of opposites that marked the series from its very first episode. Waking up to a new era on Monday, messages flooded Twitter, Facebook, and eons of blogs. The instant reaction of the fans and casual viewers alike was of shock.


With its overarching themes on spirituality, Lost had always played on the clash between faith and rationality. From very early on, it had dubbed its leading protagonists Jack and Locke as “man of science” and “man of faith.” And throughout a journey of nearly six years, Lost also divided its audience into two similar groupings.


The first group were those fixated on answers, and to some extent, equated the approaching finale only with a string of rational answers that would shed light on the mysteries of the island. The second group, on the other hand, had realized at some stage that Lost had never really been about answers. They realized that with its twists and turns, epic storytelling, and occasional blundering, Lost was enjoyed by most as a journey, and mostly a journey of its characters.

Lost'tan epik veda: İlk izlenimler


Lost’un dün yayınlanan finalinde her soruya cevap arayan izleyiciler hayal kırıklığı yaşarken, kendini çoktan sorgusuz dizinin büyüsüne bırakmış olanlar duygusal bir vedayla diziyi noktaladılar


Göğe yükselen bambuların ortasında Jack’in gözlerini ıssız bir adaya ve 2000’lerin en büyük popüler kültür olayına açtığı o sahne dün sabah itibarıyla bambaşka bir anlam taşıyor. Neredeyse altı yıl önce hayatımıza giren Lost, pilot bölümüne yakışır bir şekilde epik bir finalle sona erdi.

Karakterlerinin hayata bakışını ve adayı anlama çabalarını ‘inanç adamı’ ve ‘bilim adamı’ olarak iki kutba bölen Lost, altı yıl içerisinde izleyicilerini de çok sorgulamadan kendini dizinin özgün anlatımına bırakanlar ve her soruya mantıklı birer cevap bekleyenler olarak ikiye ayırdı. Adanın neyin nesi olduğunu, Walt’ın gücünü, karakterlerin neden Jacob tarafından seçilmiş olduğunu heyecanla bekleyenler hayal kırıklığına uğrarken, altı sezon boyunca her türlü arızalarını ve temize çıkma saplantılarını izlediğimiz karakterlere önem vermiş izleyiciler muhteşem bir sonla karşı karşıya kaldı.

Bilim kurguyla açıkça flörtü, felsefi ve dini göndermeleri ve dallanıp budaklanan mitolojisiyle dünyanın her yerinden, birbirinden farklı izleyiciyi kendine bağlayan Lost, her şeyden önce karakterlerinin yolculuklarına önem veren bir dizi olduğunu yeniden hatırladı ve hatırlattı. Son sezondaki yan hikayenin bir tür araf olduğunu öğrenmek kimine kaçak oyun gibi gelse de, Lost’un yalnızca bir yolculuk olduğunu kabullenen izleyiciler için en güzel hediyeydi. Final bölümü belki soruları cevaplama konusunda sınıfta kaldı ama zaman geçtikçe daha da iz bırakacak bir sona imza attı. O son sahnede yanında köpek Vincent, Jack’in gözlerini açtığı yerde yeniden kapaması güçlü bir veda gibi gelmediyse, zaten çoktan Lost’la helalleşmiş olmanız gerekiyordu.
25 Mayıs 2010'da Akşam'da yayımlandı.

Lost: Hayal kırıklığına hazırlansak iyi olur


Lost’un final bölümüne bir buçuk ay kaldı. Altı yıldır kafamızı meşgul eden soruların cevaplarına hala ulaşamadık. Kalan yedi bölüm de, pek fazla umut vad etmiyor. Her şeyi başından beri planlamıştık diye sürekli güven tazeleyen yaratıcı ekibin pek de ayrıntı düşünmediklerini ancak fark edebiliyoruz. Jacob diziye girdiğinden beri mertlik gitti. Peki yazarlar ilk başlarda şu anda izlediklerimizin ne kadarını planlamışlardı?

Charles Widmore’un odasındaki tabloları Claire’in eski sevgilisi yapmıştı’ ya da ‘Ansızın duyulan fısıltılar kötü bir şeyin habercisi olurken bunu duyan kişler günahlarından arınmamıştı’ gibi abuk sabuk Lost ayrıntılarına kafa yoran, beş yıldır gelmiş geçmiş en karmaşık televizyon dizisine yatırım yapmış hayranları kötü bir sürpriz bekliyor gibi gözüküyor.

Lost’un kendisi kadar karmaşık izleyici kitlesinin, altı yıllık ıssız ada yolculuğunu tamamlamalarına altı hafta kaldı. 23 Mayıs gecesi Lost’un final bölümü ‘The End’ Amerika’da, bir ihtimal de canlı olarak burada yayınlanacak. Sadece yedi bölüm kaldı ve kendini kaptırmamamayı başarmış izleyiciler Lost’u heyecanla izlerken, fanatikleri biraz panik basmaya başladı. Toparlayabilecekler mi? Kafamızdaki onca soruya cevap verecekleri yerde, hala yeni gizemlerle neden kafamızı karıştıyorlar? Ve de en önemli soru, başından her şeyi planlamamışlar mıydı?

Alice’in Harikalar Diyarı, Lost’un adası mı?

Fantastik sinemanın bir numarası Tim Burton’ın özgün ‘Alice Harikalar Diyarında’ yorumu haftaya sinemalarda. Fakat Burton’dan çok önce ‘Lost,’ Alice’in gerçeküstü maceralarını popüler kültüre yeniden taşıdı bile. ‘Lost’ta altı senedir tekrarlayan Alice göndermelerine bakalım

Bir yaz günü nehir kenarında aylaklık yapan Alice, aceleyle bir yere yetişmeye çalışan beyaz bir tavşanın peşine takılır ve kendisini mantık ve fizik kurallarının tersyüz edildiği, garip yaratıkların cirit attığı Harikalar Diyarı’nda bulur. Lost’un ilk bölümünde, gözlerini deniz kenarında açan Jack, sarı bir köpeğin peşine takılır ve kendisini mantık ve fizik kurallarının tersyüz edildiği, canavarların ve kutup ayılarının cirit attığı garip bir adada bulur.

Bir İngiliz matematik profesörünün Lewis Carroll takma adıyla 19. yüzyılın sonlarında yazdığı, edebiyatın en önemli saçmalıklar destanı Alice Harikalar Diyarında ve devam kitabı Aynanın İçinden, popüler kültürün ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Fantastik sinemanın duayeni Tim Burton’ın Alice’in maceralarını evirip çevirip, kendi üslubuyla anlattığı Alice Harikalar Diyarında önümüzdeki hafta tüm dünyayla aynı anda Türkiye’de de gösterime giriyor.

Tim Burton’ın 19 yaşında genç bir kadına dönüştürdüğü Alice’in bu popüler kültür ziyareti uzun bir aradan sonra gelmiş gibi gözükse de, Alice Lost hayranlarına dizinin ilk bölümünden beri göz kırpıyor. Lost’a ilham veren diğer kitaplarla bir süredir rafa kaldırdığımız Alice Harikalar Diyarında, en son izlediğimiz Deniz Feneri isimli bölümde bir kez daha hortlayarak, dizi mitolojisinde ne kadar önemli bir yeri olduğunu bizlere bir kez daha hatırlattı.


Beyaz tavşanın ya da Hurley’nin peşinden


Bir tavşan deliğinden bilmedikleri bir dünyaya atlayan Alice kopyalarıyla kaynayan Lost, beyaz tavşanları, çay partileri, satranç taşları ve zamanın bildiğimizden farklı işleyen dünyasıyla Alice’in maceralarına ne kadar önem verdiğini izleyiciye sürekli hatırlatıyor. Dizinin ilk dakikalarında ana kahramanın beyaz bir tavşan olmasa da, sarı bir köpeğin peşinden koşarak gerçeküstü bir dünyaya giriş yapması, Lost yolculuğunun en başından beri Alice’inkine benzer bir şekilde gerçeküstü bir yapısı olacağının haberini veriyor. Kazazedelerin adada (ve ada dışında) yaşadıkları deneyimler, Alice’in Harikalar Diyarı’nda yaşadıklarına çoğu kez paralellikler gösteriyor.

Dizi ilerledikçe, beyaz tavşanın peşinden bilinmeyen bir dünyaya girilmesi motifi sık sık karşımıza çıkıyor. Lost’un ilk sezonunun 5. bölümünün adı doğrudan Beyaz Tavşan ismini taşıyor ve Jack, bir tavşan olmasa da babasının hayaletinin peşinden koşuyor ve sonunda da babasının boş tabutunu bulup, bir süre yaşayacakları mağaraları keşfediyor.

Bu hafta izlediğimiz 6. sezonun 5. bölümü Deniz Feneri ise, Beyaz Tavşan bölümüyle kardeş bölüm olarak Alice’e bir kez daha göz kırpıyor. Jack, bu sefer babasının hayaletinin peşinden değil, Hurley’nin peşinden gidiyor ve ulaştıkları deniz fenerinde bir başka gerçeküstü dünyayla karşılaşıyor. 4. sezonda, bir süre babalık görevi yaptığı Aaron’a Alice Harikalar Diyarında’dan bölümler okuyan Jack, aynı bölümde Kate’e babasının da küçükken kendisine bu kitabı okuduğunu söylüyor. Deniz Feneri isimli son bölümde ise, romanı gene Jack için önemli bir karakterin okuduğunu görüyoruz.


Aynanın içinden

Alice’in maceraları temelde iki ayrı kitaptan, iki ayrı Harikalar Diyarı’ndan (ya da Harikalar Diyarı’nın iki ayrı yüzünden) oluşuyor. İlk kitapta beyaz tavşanın peşinden giderek başlayan yolculuğunu öğle uykusundan uyanarak tamamlayan Alice, altı ay sonrasını anlatan ikinci kitap Aynanın İçinden’de aynanın diğer tarafına geçerek, tamamen farklı bir gerçeküstü dünyanın içinde buluyor kendini.

Aynanın öbür tarafına geçmek de, Lost’ta önemli bir motif olarak sürekli karşımıza çıkıyor. Gene son bölümde, Jack’i önce bir gölde yansıyan aksini izlerken görüyoruz, daha sonra da aynada tanımlayamadığı bir ameliyat izine bakarken. Bölümün sonunda da, çocukluğunun en karanlık dönemini hatırlatan görüntüleri parçalamak için deniz fenerindeki aynaları parçalıyor

Aslında Lost’un Alice’in ikinci kitabıyla doğrudan ilişkisini, 3. sezonun son bölümünde net bir şekilde görüyoruz. İsmi doğrudan Aynanın İçinden olan bölümde, bu kez Alice rolüne Charlie bürünüyor ve denizin altından Looking Glass (Ayna) isimli DHARMA İstasyonu’na geçiş yapıyor. Bu istasyonun sembolü de zaten beyaz bir tavşan.

Charlie’nin Ayna’nın içine yaptığı yolculuk, 6 sezon sürecek Lost’un da ilk yarısını tamamlıyor ve tamamen farklı gerçekliklerle devam edecek, yepyeni bir yapıya bürünüyor: 3 sezon boyunca görmeye alıştığımız geri dönüş öyküleri yerini gelecek öykülerine bırakıyor. Alice’in ikinci macerası, tamamen fizik kurallarına meydan okuyarak bildiğimiz anlamda zaman ve uzay kavramlarıyla oynuyor. Lost ise, bu sezonun noktalanmasından sonra adada zamanın bildiğimiz gibi işlemediği gerçeğini seyirciye sonunda açıklıyor.


Lost’un tavşanları

Kimi zaman bir posterde, kimi zaman bir çantanın içinde, beyaz tavşanlar Lost’ta kutup ayılarından daha fazla önem taşıyor

Lost ve Alice Harikalar Diyarında arasındaki tüm yakınlıkların yanında beyaz tavşanlar ayrı bir önem taşıyor. Bu yaratıklar, Lost’un ıssız adasında sürekli olarak karşımıza çıkıyorlar.

3. sezonda, babasından ve DHARMA’dan kurtulmak isteyen küçük Ben, beyaz tavşanını da yanına alıp, adada yeni bir dünya aramak için yola çıkıyor. Adanın bilinmeyen ve korkulan yanını işaretleyen metal direklerden öbür tarafa geçebilmek için, önce tavşanı serbest bırakıyor. Arkasından da kendisi Richard Alpert’in liderliğinde adada yaşayan ada yerlilerinin dünyasına giriş yapıyor. Bu bölümde, kitaplardan ve Disney animasyonundan kafamıza kazınan mavi elbisesi, saç bantı ve sarı saçlarıyla Alice imgesinin neredeyse bire bir aynısı, Ben’in annesinin hayaleti olarak karşımıza çıkıyor.

Sawyer’ın kafese kapatıldığı bölümlerden birinde de, Benjamin ve adamları bir beyaz tavşanı kullanarak Sawyer’a karmaşık akıl oyunları oynuyorlar. Jack’in, Aaron’a Alice Harikalar Diyarında’dan bölümler okuduğu bölümde Aaron’ın odasında kocaman bir beyaz tavşan posterini de görebilirsiniz. İzlediğimiz son bölüm Deniz Feneri’nde ise, Jack eski karısının evine girebilmek için anahtarı seramik bir beyaz tavşan biblosunun altında buluyor.


Siyah-beyaz, satranç ve diğer benzerlikler

  • Alice’in ikinci kitabı Aynanın İçinden temelinde zıtlıklardan, zamanın geriye doğru ilerlemesinden ve satranç oyunundan oluşuyor. Tanıdık geldi mi?
  • Alice’in siyah ve beyaz yavru kedileri, Lost’ta sürekli siyah ve beyaz başka şeyler olarak karşımıza çıkıyor. Tavla taşları, Adem ve Havva iskeletlerinin üzerinde bulunan siyah ve beyaz taş, Claire’in rüyasındaki Locke’un siyah ve beyaz gözleri, Jacob’ın beyaz ve diğer adamın siyah giymesi, Lost’un ‘Çarşı’ motiflerinden bazıları. Deniz Feneri’ isimli bölümde ise, Jack Alice'in iki kedisinden söz ediyor.
  • Alice’in ikinci kitabı aslında tamamen bir satranç oyunundan oluşuyor ve Alice’in amacı vezir olabilmek. Benzer bir oyunun Lost’ta devam ettiğini ve kazazedelerin bu oyunun piyonları olduğunu artık biliyoruz.
  • Lost’un numaralarından birisi olan 42, Alice kitaplarının yazarı Lewis Carroll’ın da takıntılı olduğu bir numara. Örneğin, ilk ‘Alice’ kitabı 42 çizimden oluşuyor.
  • Alice’in meşhur çay partisini ise, hatırlarsanız bir önceki bölüm Yedek’te izledik. Tapınak’ın Japon lideri Dogen ve Jack, oturup güzel güzel fincanlarından çaylarını yudumladılar.

28 Şubat 2010'da Akşam Pazar'da yayımlandı.

Lost 6.03: Kate tahmin ettiğimizden daha önemli olabilir mi?

Sürekli hareket bekleyen Lost izleyicilerini tatmin etmese de, final sezonunun 3. bölümü dizinin hızını ve tonunu belirlemesi, ilk sezona biçimsel ve duygusal olarak yakınlığı ve Kate’in Lost mitolojisi için sandığımızdan daha önemli olduğunu vurgulaması açısından önemli bir bölümdü.


Arka arkaya izlediğimiz damardan iki bölümle muhteşem bir açılıştan sonra, Lost’un final sezonunun 3. bölümü birçok izleyici için hayal kırıklığıydı. Benim için değil. What Kate Does isimli bölüm, final sezonunun hızını belirlemesi, bu sezonu tanımlayacak temaları usulca araya sıkıştırması ve ilk sezondakine benzer bir şekilde karakterlerine önem veren bir dizi olduğunu hatırlatması açısından önemli bir bölümdü.

Yazının devamı sulugreyfurt'ta

Lost 6.01 – 6.02 LA X: Yolcu yolunda gerek

Sekiz ay boyunca, ‘Geçmiş değişecek mi?’ yoksa ‘Kaldıkları yerden devam edecekler mi?’ diye kafa yorarken, Lost’un final sezonunun ilk bölümü bir kez daha sağ gösterip sol vurarak, ‘Buyrun, dilediğinizi seçin’ dedi


Sekiz ay boyunca, “Geçmiş değişsin, uçak sağ salim Los Angeles’a varsın” diyenlerle, “Böyle saçma şey mi olur, beş yıl izlediklerimiz boşa mı gidecek?” diyenleri karşı karşıya getiren
Lost’un yaratıcı ekibinden tokat gibi cevabı geçtiğimiz hafta aldık. Hakikatli Lost izleyicisinin alışık olduğu o klasik sersemliği yaşamaktan garip bir zevk alıp, hem cevaplara daha yakın hem de daha fazla kafamız karışmış hissederken, Lost’un arkasındaki iki isim Damon Lindelof ve Carlton Cuse’un “Buyrun bakalım,” dediğini duyar gibi olduk. “Madem bu kadar didiştiniz. Buyrun size iki alternatifi de sunalım, siz dilediğinizi seçin.”

Yazının devamı sulugreyfurt'ta

Lost'un final sezonunu nasıl izlemek gerekiyor?

Kararan ekranda son kez LOST yazısını göreceğimiz güne çok az kaldı. Televizyon izleyicisini aptala çeviren Lost’un final sezonu önümüzdeki hafta başlıyor. Amerika’da gösteriminden iki gün sonra DiziMax’te yayınlanacak Lost’un son sezonunu ‘mantık adamı’ yaklaşımından uzaklaşıp, ‘inanç adamı’ olarak izlemek gerekiyor


Jack’in gözlerini ıssız bir adaya ve giderek çığrından çıkacak bir popüler kültür olayına açmasından neredeyse 5.5 yıl geçmiş. Issız bir adaya düşen bir grup kazazedenin maceralarından fazlasını beklemediğimiz ilk birkaç bölümden çatışan ideolojiler, dini referanslar, giderek büyüyen mitolojiler, kafa karıştırıcı zaman örgüsüyle çağımızın en büyük popüler kültür olaylarından birine dönüşen Lost’ta son sezon yolculuğumuza önümüzdeki hafta başlıyoruz.

Sayılı bölüm gerçekten de çabuk geçiyormuş. Kapağın altında ne olduğunu soruşumuz daha dün gibi gelirken, şimdi kapağın olup olmadığına bile emin değiliz. Giderek karmaşıklaşan anlatımı, büyüyen mitolojileri ve çoğalan sorularıyla izleyiciyi uzaklaştıracağına, kendine daha çok bağlayan bu televizyon dizisinde hiç bir zaman cevabını öğrenmeyecekmişiz gibi gelen sorular önümüzdeki günlerden itibaren birer birer açıklanmaya başlayacak. Ya da açıklanacağını umuyoruz diyelim.

Lost’un dört aya yayılacak final sezonundan minimum eziyet, maksimum keyifle nasıl çıkabiliriz peki? Bir yandan Mayıs ayı sona erip, dizi son erdiğinde ‘şu da cevaplandı,’ ‘e peki buna ne oldu?’ diye bitap düşmüş olmak var. Diğer yandan da, kendinizi dört aylık muhteşem bir televizyon deneyiminin akışına bırakmak. Bir yanda ‘mantık adamı’ olup, her büyük gizeme (siyah duman), açıklanmamış her küçük ayrıntıya (Ben’in küçüklük arkadaşı Annie’ye ne oldu?) çentik atmak var. Diğer yanda ise, ‘inanç adamı’ olup kendinizi bu garip adada son kez neler olacağının akışına bırakmak.


Herkesin sorusu kendine

Lost’u sorularla ilgilenip, cevaplara odaklanarak izleyenlerin çoğu çoktan gemiyi terk etmiş durumda zaten. Dizinin parçaları birleştirerek ilerleyen, yapbozun eklenen her parçasıyla daha farklı bir resim sunan yapısından keyif alanlar ise, adanın gizemini çoktan çözmüş durumdalar. Lost’un daha ilk sezonunda olan, 3. sezonunu izleyen ya da tüm bölümleri tamamlamış üç farklı izleyici, Lost yolculuğunun farklı bir aşamasında bulacaklardır kendini. Lost izlemek demek, her bölümde bildiğimiz ‘sabit’lerin değişmesi, tüm geçmiş bölümlerin yeni bulduğumuz bir gerçeklikle sıfırlanması demek.

Siyah dumanın neyin nesi olduğunu, Richard’ın neden yaşlanmadığını hepimiz merak ediyoruz. Fakat Lost izleyicisini daha önce görmediğimiz geniş bir kitleye yayan asıl büyüsü, herkesin merak ettiği farklı sorular olmasında yatıyor. Kimisi için en önemli soru Kate’in sonunda kimle çiftleşeceği olurken, bir diğeri Charlie’nin yüzüğünün Aaron’a ulaşıp ulaşmayacağını merak ediyor. Bir izleyici Jacob’ın kulübesini Horace’ın inşa edip etmediğine takarken, bir diğeri Sawyer’ı hangi kitabı okurken göreceğine odaklanıyor.

Yeni bölümlerden tek bir görüntü bile vermeyen ABC kanalı, Lost’un final sezonuyla ilgili ser verip sır vermiyor. Bu sezonda, en azından ölmüş ya da diziden ayrılmış arkadaşları göreceğimizi biliyoruz. Charlie, Boone, Libby, Michael, Walt ve Doktor Arzt, bu sezon göreceğimiz karakterler. Bu bilginin Lost hayranlarını heyecanlandırmasının asıl nedeni, 5. sezonun sonunda bombanın patlayıp patlamadığını öğrenme dürtüsünden çok, sevdiğimiz ya da gıcık kaptığımız karakterleri bir kez daha görecek olmamızda yatıyor. Bu da, Lost’un en büyük başarısının, her şeyden önce karakterlerini ve karakterlerinin yolculuklarını merkezine almasından kaynaklanıyor. Yıllar sonra, heykelin kimin yaptığını hatırlamasak bile, Hurley’nin ‘dude’ diyen sesi hala kulaklarımızda çınlıyor olacak.

31 Ocak 2010'da Akşam Pazar'da yayımlandı.

Lost: Final sezonuna doğru çoğalan ipuçları

Hiç gelmeyecek gibi gözüküyordu ama Lost’un final sezonunun başlamasına 5 hafta kaldı. Çekimlerin başladığı yaz aylarından beri internette gezinen, ‘hangi oyuncu sette ne yaparken gözüküyordu’ dedikodularını bir yana bırakırsanız, yapımcılar henüz hiç bir görüntüsüne vakıf olamadığımız 6. sezonun ipuçlarını ortalığa saçmaya başladılar bile.

Lost’un yaratıcıları Damon Lindelof ve Carlton Cuse’un da işbirliğiyle geçtiğimiz yaz başlayan Lost Underground Sanat Projesi, bir taşla birkaç kuş vurarak hem fanatik hayranlarının hazine avcısı kimliklerini tatmin ediyor, hem Amerika’nın tanınmış sanatçılarına Lost posterleri hazırlama fırsatı veriyor. Daha da önemlisi, bu posterlerle Lost hayranlarına 6. sezona yönelik ipuçları dağıtıyor. Posterler için DamonCarltonAndAPolarBear.com adresine bakabilirsiniz. Özellikle son posterde 2 önemli ipucu olduğunu biliyoruz.

Lost’un 5. sezon DVD’sini Amerika’dan ısmarlayanları da başka sürprizler bekliyor. DHARMA Girişimi Kiti’yle gelen DVD setinin içinde 1973 yılında DHARMA ve adada yaşayan diğerleri arasında, Richard Alpert’in el yazısıyla kağıda dökülmüş bir barış anlaşması bulunuyor. Bu anlaşmadaki, DHARMA’nın kesinlikle yapmaması gereken 4 kural dikkat çekici: DHARMA ahalisinin adadaki kalıntılara yaklaşmaması, 10 metreden fazla derinliğe kazı yapmamaları, adada kimsenin 15 yıldan fazla kalmaması ve en fazla 216 (108 çarpı 2 oluyor) kişinin adada bulunabileceği yazıyor.

Yeni sezona yönelik ilk tanıtım videosunu da internette bulabilirsiniz. İspanyol kanalı Cuatro’nun hazırladığı videoda ana karakterler dev bir satranç tahtasının üzerinde kurgulanmış ve Radiohead’in Everything In Its Right Place şarkısı eşliğinde İspanyolca konuşan bir ses sonun yaklaştığını söylüyor. Amerika’da 2 Şubat’ta başlayacak sonun başlangıcına geri sayıma başlayabilirsiniz.


Amerikan televizyonunda Medeniyetler Çatışması

Medeniyetler Çatışması, Amerikan dizilerinin ana karakterlerini giderek daha renkli karakterlere dönüştürüyor. Bu sene televizyonda Müslüman eşcinseller, şişman zenciler ve kekeme Uzak Doğulular’ı izlemeye hazır olun.


Tombul bir zenci, kekeme bir Uzak Doğulu, tekerlekli sandalyede bir çocuk, süslü bir eşcinsel bir araya geldiklerinde ne olur? Şu anda Amerika’nın en popüler dizisi Glee’nin ana karakterlerini oluşturur ya da Kristin Chenoweth’in dediği gibi “dünyanın en kötü Benetton reklamı” olur.

11 Eylül sonrası tedirginlik-paranoya karışımıyla şekillenen Amerikan kültürünün, farklı etnik, cinsel kimlikleri bağrına basma misyonunu en sıkı dizilerden takip edebiliyoruz. Popüler Amerikan dizileri, bir süredir güzel, beyaz heteroseksüellerin baskınlığından kurtulmuş durumda.

Son birkaç yıldır hayatımıza giren dizilerin ana karakterlerine baktığımızda, önceleri iğreti bir şekilde, ‘hadi biraz bundan da ekleyelim’ şeklinde başlayan bu eğilimin giderek normalleşmeye başladığını görüyoruz. Ugly Betty, baş karakterini vasat görünümlü, kilolu Latin bir genç kız yapıp, aralarında eşcinsel bir ergen olan işçi sınıfı ailesinin hikayesini anlatıyor. Lost, İngilizce bilmeyen Koreli ve obez karakterleri; Heroes, sarsak Japonları; Grey’s Anatomy ise tombul lezbiyen ve kısa boylu zencileri ana karakterleri arasına koyuyor.

Yeni başlayan dizilerde ise azınlıkların öteki kimlikleri bir araya getirilerek, bir taşla birkaç kuş vuruluyor. Bu sene izleyeceğimiz dizilerde karşılaşacağımız karakterler arasında Müslüman bir eşcinsel, çekik gözlü bir İspanyolca hocası, Latin asıllı eşcinsel bir karakter, Orta Doğulu bir ‘redneck’ ve şişman bir vampir bulunuyor.

Birkaç yıl öncesine kadar kabul görmedikleri bir dünyada sağlam adımlarla ilerlemeye başlayan bu karakterleri kimlikleri ve Amerika’nın geldiği durumla rahatlıkla dalga geçerken görüyoruz artık. Etnik kimliğini çözemediğimiz, ama en azından beyaz olmadığını bildiğimiz bir adam hoşlandığı kadına evlenme teklifi ederken, “Endişelenme, azınlık olduğum için beni hayatım boyunca işten atamazlar,” diyor. Cnbc-e’de oynayan Aliens in America’nın Müslüman ortaokul öğrencisi Raja havaalanında namaz kılmaya kalktığı için, yanlarında kaldığı orta sınıf beyaz aileyle apar topar gözaltına alınıyor. Medeniyetler Çatışması, Amerika’nın azınlık oyuncularına yepyeni iş kapıları açmış gibi.

20 Aralık 09'da Akşam Pazar'da yayımlandı.

Yeni dizi: FlashForward

Lost’un başarısını yanlış yerlerden yakalamaya çalışan FlashForward geleceği gösterse de, dizinin geleceğini görmek o kadar kolay gözükmüyor

Amerikan televizyonunun yeni bir Lost yaratma kaygılarını iki yıldır heyecan ve biraz da şüpheyle takip ediyoruz. İyi niyetli ve kısmen başarılı Fringe ve Dollhouse çabalarından sonra, bu sezon da hayatımıza FlashForward giriyor. En başında ismi, Lost’tan tanıdığımız oyuncuların boy göstermesi, dizinin felaket sahneleriyle başlaması, hatta ilk bölümde gözümüze çarpan Oceanic Havayolları reklamı, dizinin açıkça Lost’un tahtına göz diktiğini gösteriyor.

Dünyadaki herkes aynı anda 2 dakika 17 saniye süresince bilinçlerini kaybediyor ve altı ay sonra, 29 Nisan 2010 tarihinde ne yaptıklarını görüyorlar (ya da o zaman yaşıyor olmayanlar göremiyor). Esas oğlan FBI ajanı Mark Benford (Joseph Fiennes) hem yeniden içkiye başladığını hem de bu olayı çözmeye çalıştığını görüyor, karısı Olivia (Lost’un Penelope’si Sonya Walger) kocasını aldattığını görüyor, bir başka FBI ajanı ise hiç bir şey görmüyor.

Bir dizi yerine, sürükleyici bir film olabilecek izlenimi veren FlashForward her bölümde büyük gizeme yönelik ipuçları ortaya atsa da, karakterlerinin gelişmelerine, geleceklerinde gördükleriyle inandırıcı bir şekilde başa çıkmalarına izin vermiyor. Lost’tan iyi bildiğimiz kader, özgür irade, ya da anı yaşama gibi kavramları öykünün içine yedirmek yerine, karakterlerinin ağızlarına kuru cümleler olarak yapıştırıyor. Tanımanıza ve yakın hissetmenize izin vermedikleri karakterlerin gelecekte yaşayacakları korkunç deneyimler de bir süre sonra izleyicinin pek de umrunda olmuyor.

Karar: İlk 9 bölümü oynayan dizinin karakterleri derinleştirilip, öyküde giderek büyüyen çatlaklar yapıştırılmazsa, 29 Nisan 2010’da FlashForward’ın son bölümlerini izliyor olabiliriz.

Bunları seviyorsanız kaçırmayın: Fringe, Jericho, Journeyman

29 Kasım 2009'da Akşam Pazar'da yayımlandı.

Emmy izlenimleri: Diziler, gözlükler ve memeler


Son birkaç yıldır dizi karakterlerine yansıyan etnik ve kültürel çeşitlilik (bkz. Glee’nin zenci, tombul, çekik gözlü, eşcinsel, engelli öğrencileri ve de Nurse Jackie’nin bir taşla iki kuş vuran eşcinsel ve Müslüman hemşiresi Mohammed) kırmızı halıda da Zuhair Murad, Reem Acra gibi isimlerle kendini gösterdi.

Gossip Girl’ün Serena’sı Blake Lively, genç, güzel, dekolte ve meme kavramlarına son noktayı koymuştu. xoxo

Heidi Klum, hamileliğin ilk aşamalarında bol, sonrasında dar giyme düsturunu bir kez daha gösterdi. Her ödül töreninde hamile olan Klum’un Oscarlara yetişmesi için doğumdan hemen sonra yeniden hamile kalması gerekiyor.

Neil Patrick Harris’in sunuculuğuna 100 üzerinden 64 veriyorum. Geçen senenin reality show sunucuları gibi büyük zevzeklikler yapmasa da, Hugh Jackman’ın büyülü Oscar performansının eline su dökemedi. Hollywood’un iki büyük laneti olan çocuk yıldızdan yetişkine dönüşme ve eşcinsel olarak var olma durumlarını yüzünün akıyla atlattığı için, bir tür gazi olarak algılanma ve gereksiz yere performansının övülmesi durumu vardı. Gene de Billy Crystal’a tercih ederim.

Lost’un minimal jeneriğiyle örneklenen ‘Nerede o eski jenerikler?’ konuşması; Dallas, Ally McBeal ve Six Feet Under’ın jeneriklerini hatırlatarak, derin bir iç geçirmemize neden oldu. Yakın zamanın güzel jenerikleri için, bkz. True Blood ve Nurse Jackie.

Alec Baldwin’in yanındaki kadın ne kadar çok Kim Basinger’e benziyordu, fark ettiniz mi? Bunun psikanalitik açılımları başka bir yazıya.

Twitter’dan şov yorumları, sahne arkası ve aftershow party dedikoduları almak süperdi. Ankara’da hasta yatağımdan bu dedikoduları takip etmek ise biraz sinir bozucuydu.

İlk kez Emmy’ye aday olup, Grey Gardens’la kazanan ‘Beyaz Gölge’ Ken Howard’ın konuşması, kazananlar arasında pek bir İngilizler olmamasından olsa gerek, en etkileyici konuşmaydı. Kazandığı Emmy’nin ‘teşvik edici’ olduğunu söyleyen Beyaz Gölge, hem iş arkadaşlarına, hem ailesine, hem de kendisine böbrek veren kadına dozunda teşekkür edip, Kanye West’e de mütevazı bir şekilde laf sokuşturarak konuşmasını tamamladı.

Grey Gardens’la Emmy kazanan Jessica Lange, yaşıtı Sigourney Weaver’a göre çok korkunç gözüküyordu. Nükhet Duru-sendromu hissiyatı veren Lange’in eski cazibesini hatırlamak için acilen Blue Sky’ı bir kez daha izlemek gerekiyor.

Patricia Arquette’in neyi vardı? a) Uyuşturucusunu alması gereken süreden 45 dk. sonra almıştı ve etkisi tam sahneye çıktığında kendini göstermeye başladı. b) Olası hastalığı tedavinin yoğun bir aşamasında olduğu için fiziksel tepkilerini kontrol edemiyordu. c) Ödül vermeye çıkmadan hemen önce, sahneye beraber çıktığı Jennifer Love Hewitt’le fena kavga etmişti. d) Bu tür ödül törenlerini anlamsız buluyor.

Drew Barrymore her zamanki gibi çok şekerdi.

Sarah McLachlan’ın abartıya kaçmayan perfromansından olsa gerek, geçen sene ölenlerin görüntülerinin geçtiği bölüm çok fazla ‘cheesy’ değildi. En çok alkışı Farrah Fawcett, Patrick Swayze ve de hoş bir şekilde M*A*S*H yazarı Larry Gelbart aldı. Görüntüler, Amerika’nın Halit Kıvanç’ı Walter Kronkite’le bitti.

Ödül vermeye çıkan, pop kültürün önemli iki vampiri Stephen Moyer (True Blood’ın Bill’i) ve David Boreanaz’ın (Angel) havalı bir şeyler yapmasını bekledim. Birbirlerini ısırmalarını ya da en azından bir iki vampir esprisi sallamalarını.

Komedi dalındaki Yardımcı Kadın Oyuncu adaylarının komik gözlükler takmaları, her ne kadar fikir Amy Poehler’dan gelmiş olsa da, çok kötüydü. Gözlük takmayı reddedip, hatta surat asan Vanessa Williams’ın sonuna kadar yanındayım.

Ricky Gervais’ın artık bir ödül töreni sunması gerekiyor.

Diablo Cody’e ve aklı selim tüm kadınlara kötü haber: United States of Tara’yla En İyi Kadın Oyuncu ödülü alan Toni Collette neredeyse sıfır bedendi. Muriel’in ölümü.

Gelecek sene Emmyler’i kasıp kavuracak dizileri buradan sıralıyorum: Son sezonunda ödüle boğulacak Lost, ikinci sezonuyla ivme kazanan True Blood, Edie Falco’nun alabileceği her ödülü alacağı Nurse Jackie ve de müzikale Chicago ve High School Musical’ın yapamadığını ilk bölümünden yapmayı başararak, taze nefes veren Glee.

Related Posts with Thumbnails