Lost: Ada gitti, kavga bitmedi

Beklentinin doruğa çıktığı ‘Lost’ final bölümü, izleyicileri bir kez daha ikiye ayırmayı başardı. Her soruya cevap arayan ‘bilim izleyicisi’ elleri boş ekrana baka kalırken, ‘inanç izleyicisi’ gözlerindeki yaşları silmekle meşguldu

Walt’ın olayı neydi? Jacob ve kardeşini büyüten kadın nereden gelmişti? DHARMA erzağını düzenli olarak tepeden kim atıyordu? Heykeli kim inşa etmişti? Eloise Hawking her şeye nasıl vakıftı? Siyah ekranın üzerinde beyaz harflerle son LOST yazısını gördüğümüzde yukarıdakilerle beraber onlarca soruyu da sonsuza dek bilinmeyene göndermek zorunda olduğumuzu anladık.

Lost’un son bölümü noktalandığında ilk başta bir şeyler hissetmenin o kadar da kolay olmadığını gördük. Altı yıllık inişli çıkışlı, karmaşık bir ilişkiyi sona erdirmenin şokunu yaşıyorduk. İlk şok atlatıldıktan hemen sonra saniyede 500 Twitter mesajı, Lost bloglarına yığılan yorumlarla basit bir gerçek ortaya çıktı. İzleyiciler ikiye bölünmüştü. Hiç bir sorusu cevaplanmadığı için kime haykıracağını bilemeyen kızgın izleyicilerle, bağlandığı bir diziyi duygusal, epik, neredeyse şiirsel bir vedayla uğurladığını hisseden şanslı grup. Ben ikinci gruba dahil olmanın, Jack’le, Kate’le, Hurley’le ve adayla vedalaşabilmenin huzuruyla, hayal kırıklığına uğrayanları duymazdan gelerek günüme devam edebildim.

Lost ilk bölümünden itibaren, Locke’un tavla taşlarını eline alarak yaptığı o kısa konuşmasıyla zıtlıkların önemli bir tema olacağının sinyallerini vermişti. Bir süre sonra, hemen hemen her bölümde karşımıza çıkan siyah-beyaz zıtlığının ötesinde daha büyük kutuplar olduğunu görmeye başladık. Karakterlerinin adayı algılama biçimlerinde ve huzura ilerleyen yolculuklarında giderek önem kazanan ‘bilim adamı’ ve ‘inanç adamı’ ayrımıyla karşılaştık. Dizinin ikinci yarısında da yazılmış ‘kader’ ve seçimlerin önemini vurgulayan ‘özgür irade’ ayrımını izlemeye başladık.

Turkish movie 'Ev' puts thrilling spin on 'Big Brother' concept

Eviction takes on a whole new meaning in this 'Big Brother' house when a sociopath takes hostage the contestants in the Turkish version of the reality show. Sibling directors Alper and Caner Özyurtlu recreate and redefine the meanings of voyeurism and exhibitionism in their inspiring debut film

When MTV began airing an unprecedented TV show featuring a group of strangers living together in the same house, with their relations recorded on camera for all to watch, it kick-started a new age in television. The Real World debuted in 1992, helping make George Orwell’s dystopian omnipotent eye Big Brother a reality for years to come.

MTV has always been a fragmented TV experience, breaking the norms and standards of mainstream broadcasting for a progressive, younger audience. While The Real World had a cult following (the show will enter its 24th season this month), it wasn’t inspirational for producers of big TV channels.

All that changed in the late 1990s when a major TV outlet began airing Big Brother in the Netherlands. The rest is history. Today, in 70 countries, ordinary people are exhibiting their fears, longings and eating and sleeping habits on TV for the enjoyment of millions.

Andy Warhol’s forecast that everybody would be famous for 15 minutes was becoming true, and a new sense of television programming opened the way for ordinary people to become popular household names, even if only for a few weeks, or hopefully for a couple of months.

Glee: Bir pazarlama dehası

Aklınıza şöyle bir televizyon dizisi geldiğini düşünün. Tombul, siyah, çekik gözlü, kekeme, tekerlekli sandalyede, eşcinsel, futbolcu, hamile, amigo (çoğu durumda bunların birkaç tanesi bir arada) bir grup lise öğrencisini bir müzikal kulübüne koyacaksınız ve bunlara her hafta Madonna’dan Van Halen’a, Beyonce ve Barbra Streisand’e karmakarışık bir repertuvar vereceksiniz.

Bu saçma sapan fikrinizi bir televizyon kanalına sattığınızı düşünün. Büyük ihtimal, ya elinizde patlayan ya da Eureka, Dollhouse, Buffy gibi mütevazı sayıda kendi kült izleyicisine sahip bir diziniz olacak. Glee bu sezon Fox’ta gösterilmeye başladığında TV pazarında kimsenin var olduğundan haberinin olmadığı büyük bir boşluğu doldurup, bir de üstüne çağımızı tanımlayan bir pazarlama dehasına imza attı.

İlk sezonu hala devam eden Glee, yakından tanıdığımız Amerikan lisesine daha önce alışık olmadığımız bir heyecan, iyimserlik ve enerji getirerek, kültürel çeşitlilik denilen çorbanın da tanımını yeniden yapıyor. McKinley Lisesi’nde geçen postmodern müzikal diyebileceğimiz Glee, dışlanmış öğrencileri bir araya getirip, şarkı söyleyip, dans ettirip, araya da ergen sorunlarını sıkıştırarak, okullarının olmasa da, dünyanın en popüler öğrencilerine dönüştürüyor.

Yazının devamı sulugreyfurt'ta

Bir Twit attım, dönemem

Kimine sosyal jungle, kiminin kimliklerini sürekli yenilediği sonsuz bir ifade alanı. Sosyal medyayla hepimiz online bir köyün sakinleriyiz. Bu köyden göç de zor gibi gözüküyor..

Bilgisayarı ergenlikten çok sonra tanıyan kuşaklar için sosyal medya dünyası, bir türlü adapte olamadığınız, sürekli yanlış bir şey yaptığınız duygusunu üzerinizden atamadığınız, bir tür sosyal jungle. Cep telefonu mesajlarıyla flört etmeyi öğrenen, online kimliği bir küratör edasıyla sürekli yenilenen genç nesiller için ise internet üzerinden gelişip büyüyen dijital medya, emin adımlarla ilerledikleri bir oyun alanı.

Psikolog ve sosyologların yarım yüzyıldır kafa patlattıkları, şehir kültürü, şehirde yaşama kodları, beyin göçü, sosyal bağlardan koparak birey olma durumlarının modern insanı nasıl etkilediği, yerini tamamen zıttı kaygılara bırakmış durumda. Dünya online bir köy ve bu köyde mahalle arkadaşlarınızdan, on yıl önceki iş arkadaşlarınıza ve bir gece önce bir partide ne sohbet ettiğinizi hatırlamadığınız o geveze kadına kadar herkes bir arada.

Duvarınızda akıp giden arkadaşlarınızın haber bülteni olmadan çok önce Facebook, naif bir sosyal iletişim alanıydı. Sonra haberler ve fotoğraf işaretlemeyle, dijital iletişimin tanımı değişti. İlk başlarda, ancak birisinin profiline girerek duvarında yazanları okuyabilirken, şimdi devasa bir partide gibiyiz. Kim kimden ayrıldı? Kim hangi müziği dinliyor? Kim hangi diziye hasta? Dün gece gittiği partide kim sarhoş oldu?

Yazının devamı sulugreyfurt'ta

Lost: En başında ada ‘araf’ olarak mı kurgulanmıştı?


Yapımcılara ve yazarlara, ‘günahınız boynunuza’ diyor ve ‘acaba ilk plan adanın araf olması mıydı?’ diye soruyoruz


Lost'un final bölümünü gözlerimiz dolarak hatırlasak da, bazı gizemlerin acemice diziye eklenmiş olduğu, son sezonlarda tutarsızlıkların giderek çoğaldığı ve finalin tüm dizi yerine yalnızca son sezonu toparladığı gerçeklerini değiştirmiyor. Yapımcı ve yazarların en başından sonunu bildiklerine inanmak artık çok zor. O iskeletlerin kime ait olduğunu bildiklerini en saf izleyiciye bile inandıramazsınız. Ya da adanın kaybolmasının en başından planlanmış olduğunu. Yazarların beş sezonda kendilerini köşeye sıkıştırmış oldukları bir gerçek. Bu kadar büyük bir beklenti ve bu kadar büyük bir karışıklıkla, böylesine toparlayıcı bir son olması bir yandan yazarlara hayranlığımızı daha da arttırıyor.

Geriye baktığımızda, ‘araf’ hikayesinin en başında ada için düşünülmüş olması büyük bir olasılık geliyor. Hayatlarındaki karanlık noktalardan kurtulamamış bir dolu karakterin hafif yaralarla bir uçak kazasından sağ çıkmaları, geri dönüş hikayeleriyle her karakterin probleminin anlatılması, kimsenin birbirine adaya düşmeden ne iş yaptığını, nerden olduğunu sormaması, adanın herkesin en karanlık sırrıyla yüzleşmesi için ortam hazırlaması, adada çocukların doğmaması, adanın başında bir ara mekan, bir tür araf olarak kurgulanmış olduğu izlenimini yaratıyor.


Lost’un 1. sezonunun
sonuna doğru, adanın ne olduğuna dair herkes kafa patlatamaya başladığında, ilk ortaya atılan teorilerden biri de adanın araf olduğuydu. Tüm teorileri tek tek reddeden yapımcılar, doğal olarak doğru olanı da elemek durumunda kalmış olabilirler. Bu, dizinin yaratıcısı J.J. Abrams’ın son 10 dakikayı en başından beri bildiği tezini de teknik olarak doğruluyor.

Two films show rise of immigrant Turks in cinema

Turkish immigrants in Europe take center stage in two films from non-Turkish directors currently playing in theaters. Here's a look at how the depictions of the lives of Turks people in Europe have changed in cinema over the last three decades


What do two movies, one directed by an Austrian and the other by a Dutchman, playing in theaters right now have in common?

Both Die Fremde (When We Leave) and Takiye: Allah’ın Yolunda (In the Name of God) feature Turkish characters in their leads. Both films tell the stories of Turkish immigrants living in Europe and of characters who feel stuck between two cultures, two countries and between tradition and modernity.

Die Fremde stars Sibel Kekilli, the poster girl for Turkish immigrants in cinema, in an award-winning performance.

Director Feo Aladağ’s debut feature tells the story of Umay, a Turkish woman whose family lives in Germany. The film begins as she ends her marriage, running away from her thuggish husband with her son back to her family in Berlin. She finds out that it doesn’t really matter whether she’s in Turkey or Germany – as long as she’s a single mother, traditions work the same for a Turkish woman, even if she’s right in the middle of a culture with gender equality.

Director Ben Verlong’s Takiye: Allah’ın Yolunda is a genre-bending movie, a thriller that looks deep into the problems faced by Muslims in Europe in the last decade.

Lost sonrası depresyona acil çözümler


  1. Final bölümüyle hisleriniz uyuşmayan yakınlarınızla Lost’un sonunu tartışmaktan kaçının.
  2. Bir hafta Lost’un yerine geçecek alternatif dizi aramayın. Beklentileriniz yüksek olacağı için, Fringe gibi Lost’la karşılaştırabileceğiniz dizilerden kaçının. Mümkünse birkaç bölüm Glee izleyin.
  3. Köpeğinizle daha fazla vakit geçirin. Mümkünse vücudunuzda anlamsız yaralar tespit etmeye çalışın.
  4. Bir süre şarap içmeyin, küveti doldurmayın. Tıpa görmek anılarınızı canlandırabilir.
  5. Arkadaşlarınıza daha fazla zaman ayırın. Mümkünse onlarla çeşitli ibadet mekanlarında bir araya gelin.
  6. Lost’un pilot bölümünü yeniden izleyin. Jacob’ın annesini hafızanızdan silmeye çalışın.
  7. İnternette yazın piyasaya çıkacak, alengirli Lost DVD setinin fotoğraflarına bakın.
  8. Tüm Star Wars serisini bir kez daha izleyin. Yoda’nın Jacob’dan çok da fazla bilge olmadığını görüp, rahatlayın.
  9. ‘Hangi Lost karakterisin?’ testlerine bulaşın. Michael ya da Ana Lucia çıkarsanız, başka testler arayın, kafanız dağılsın.
  10. İnternette Lost’la ilgili yazıları okumayı yavaş yavaş azaltın. İki hafta içerisinde, günde beş saatten on dakikaya indirin.

The Stoning of Soraya M: Far away, so close

If you were left angry and helpless thinking of the treatment of women under Shariah law when you watched ‘Persepolis’ three years ago, think again before watching ‘The Stoning of Soraya M.’ The film, adapted from a true story, brutally tells the story of a woman condemned to death by stoning for adultery in a remote village in Iran just after the Islamic Revolution


We owe a great deal to art and artists in helping us glimpse into places that have been closed off in the name of religion, tradition, culture, or whatever leading men deem suitable for their cover-ups on crimes against humanity and human rights.

Nearly a decade ago, Khaled Hosseini’s best-selling novel, The Kite Runner, broke our hearts and took us to the underbelly of Afghanistan’s recent history. Persepolis, Marjane Satrapi’s autobiographical graphic novel, and the subsequent animated adaptation, was a delightful combination of the chilling and the funny in shedding light on women’s position in Iran after the Islamic Revolution.

Iranian-American director Cyrus Nowrasteh’s The Stoning of Sorayah M. stands closer to The Kite Runner than Persepolis in its brutal depiction of humanity doing bad in the name of Islam in the late 20th century.

Beyazperdede ayrı telden çalan anneler


Tüm anneleri aynı kategoriye sıkıştırıp, onları cefakar, şefkatli ve de daimi verici insanlar olarak tanımladığımız, biraz duygusallıkla tüm günü onlara ayırdığımız o korkutucu güne çok az kaldı. sulugreyfurt
’ta çocuk yazılarımız sona ermeden, beyazperdenin farklı boylar, tipler ve karakterlerdeki annelerini hatırlayalım. Cefakar anneden arıza anneye, hayalet anneden erkek anneye, hepsi burada.

Fedakar anne: ‘Stella Dallas’

Yazar Olive Higgins Prouty’nin kızının ölmünden sonra yazdığı roman üç kere sinemaya uyarlandı. Çocuğu için her şeyi feda eden anne tipinin belki de en önemli örneği olan bu hikayenin en önemli sinema uyarlaması Barbara Stanwyck’in anneyi oynadığı. Özellikle son sahne içinizi parçalayabilir.

Arkadaş anne: ‘Terms of Endearment’

Beş Oscarlı bu film, Shirley MacLaine ve Debra Winger’ın 30 yıllık bir süre içerisindeki inişli çıkışlı ilişkisini anlatıyor. 1983 yapımı film, Emma’nın doğumuyla başlıyor ve ikilinin yıllara yayılan, sürekli didişmeyle güçlenen bağını anlatıyor. En etkileyici anne-kız filmlerinden, fakat son yarım saati için bir paket Selpak gerekiyor.

Yazının devamı sulugreyfurt'ta

Related Posts with Thumbnails