The Wolfman


Move over vampires. It’s time for the werewolves to get their coveted screen time. In this remake, you have all the necessary ingredients for typical Gothic horror. Mist falling over the moors, vast, candle-lit castles, good people gone bad, family secrets and, of course, the supernatural that was let out of the closet with Romanticism as a statement to emerging science. Benicio del Toro plays the damned, 19th-century aristocrat Lawrence Talbot who comes home to his castle, Blackmoor, from America to find a supernatural force haunting the dark moors in the moonlight. Anthony Hopkins, meanwhile, plays Talbot’s father.

Who should watch it? Those who like Gothic horror, Gothic kitsch, or those who want to welcome an emerging new dark force to replace vampires on screen.

Who should avoid it? Those who are expecting a 21st century interpretation of werewolf lore, as with recent examples of the vampire genre in the Twilight franchise, the HBO series True Blood and this week’s Thirst.

Percy Jackson & the Olympians: The Lightning Thief (in a nutshell)

High-school student Percy Jackson (Logan Lerman) suddenly learns Greek gods and monsters from the Greek mythology are walking among us. Zeus’ lightning bolt has been stolen and Percy seems to be the major suspect. What’s more, he’s the child of Poseidon, the God of Sea, and a mortal. In this parade of Greek gods and goddesses, Sean Bean plays Zeus, Steve Coogan is Hades, Medusa is Uma Thurman, Persephone is Rosario Dawson, and Kevin McKidd becomes Poseidon. Catherine Keener plays Percy’s mom, bride of Poseidon.

Who should watch it? Those missing a fantasy flick in the long absence of a Harry Potter or a Narnia movie.

Who should avoid it? Those who are skeptical about Hollywood handling the stories of Greek mythology.

An Education: Educating Jenny


If you’ve missed Lone Scherfig’s Oscar-nominated coming-of-age drama at the !f Independent Film Festival, here’s your chance to catch it in theaters. 'An Education' tells of the unlikely romance of a 16-year-old girl and a man over twice her age in early 1960s London




The girl, a high-school student named Jenny, meets the charming opportunist twice her age and falls for him in Danish director Lone Scherfig’s Oscar-nominated drama.

If you think you’ve heard this story before, think again.

The early 1960s were still a few years removed from the liberated and swinging London that sink into the collective conscience a few years later. Jenny (Carey Mulligan) is a straight-A student and destined to study English in Oxford. Her suburban parents (Alfred Molina and Cara Seymour) want the best for their only child – a good education, or even better, a rich husband.

As Jenny focuses solely on the possibilities of a good college education, she does her best in balancing a life filled with cello playing, French music, the occasional sneak for a smoke and wielding an acid tongue to the annoyance of her parents.


She’s wise beyond her years and is hungry for life in the way only teenagers are. Then comes along Prince Charming in a sports car on a rainy day. David (Peter Sarsgaard) offers Jenny and her cello a ride. The unexpectedly delightful conversation between Jenny and the 35-year-old bon vivant causes something to click in Jenny. They bump into each other one more time, and then things transform into something altogether different.


Juno in the 60s

David, first, makes it his mission to charm Jenny’s parents, the unsuspecting couple who become all too happy for the affections of this new man in Jenny’s life. Jenny devours everything she craves from David, and his fascinating friends, Danny and Helen (Dominic Cooper of Mamma Mia! and Rosamund Pike) and then some with classical music, fine arts, chic clubs and a chance to travel to Paris.


She’s not, however, ready to give up on this once-in-a-lifetime chance of an education; yes, David is expecting something more but that’s a small price to pay for such a worthy education. Jenny’s words, “All that poetry about something that lasts no time at all,” actually show what small a price she has to pay to this intelligent, charming man with good manners.

The script by British novelist Nick Hornby (About A Boy, Juliet, Naked) – based on the memoirs of the British journalist Lynn Barber – doesn’t play out in any way you would expect the story to. It never becomes a cautionary tale, a critique of society’s norms on sexual conduct, nor a glamorizing of any sort of sexual relations. An Education is simply a coming-of-age story, the pains of growing up, and the burdens of big decisions at a young age.


Otherwise a stilted, impassionate story, the Oscar-nominated Mulligan as Jenny takes the movie in a whole new direction. Her wide-eyed innocence, infectious laugh, and the hard-earned responsibility of feminism urges every woman to strive to make Jenny one of the most memorable teenage characters of cinema in recent years, and Mulligan a star-in-the-making. The ending may be rushed, and certain characters could have done with further work, but this is a movie that respects its teenagers, especially the one at the center of it all. She is, perhaps, Juno beamed half-a-century back.

Originally published in Hürriyet Daily News on 19 Feb. 2010

Lost 6.03: Kate tahmin ettiğimizden daha önemli olabilir mi?

Sürekli hareket bekleyen Lost izleyicilerini tatmin etmese de, final sezonunun 3. bölümü dizinin hızını ve tonunu belirlemesi, ilk sezona biçimsel ve duygusal olarak yakınlığı ve Kate’in Lost mitolojisi için sandığımızdan daha önemli olduğunu vurgulaması açısından önemli bir bölümdü.


Arka arkaya izlediğimiz damardan iki bölümle muhteşem bir açılıştan sonra, Lost’un final sezonunun 3. bölümü birçok izleyici için hayal kırıklığıydı. Benim için değil. What Kate Does isimli bölüm, final sezonunun hızını belirlemesi, bu sezonu tanımlayacak temaları usulca araya sıkıştırması ve ilk sezondakine benzer bir şekilde karakterlerine önem veren bir dizi olduğunu hatırlatması açısından önemli bir bölümdü.

Yazının devamı sulugreyfurt'ta

!f İstanbul, ‘erkek adamın erkek festivali olur’ diyor


!f Bağımsız Filmler Festivali, yalnızca Erkeklik Halleri isimli bölümdeki sıra dışı erkek hikayeleriyle değil, bir dolu başka filmle erkek olma, erkek kalma, erkekliğin eğlenceli ve boğucu yanlarını festivalin önemli bir parçasına dönüştürüyor. !f’in arızalı erkeklerini tanıyalım


Bu sene !f İstanbul erkeklik hallerine takmış gibi gözüküyor. İsveç gibi eşitlikçi bir ülkede gerçekleştirilen sinir bozucu bir istatistikten yola çıkan, festivalin Erkeklik Halleri isimli bölümünden söz etmiyoruz yalnızca. İstatistiğe göre İsveç’te kadınlara karşı şiddet son on yılda yüzde 58 yükselmiş, erkek olma üzerine ilginç bir çeşni sunan bölüm ise kimi zaman rahatsız edici, kimi zaman eğlendirici sıra dışı erkek portreleri sunuyor. Erkek doğma, erkek olma, erkeksilik gibi kavramlar yalnızca bu bölümde karşımıza çıkmıyor. Festivalin hatırı sayılır sayıdaki filmi, erkek arkadaşlığı, babalık, erkeklere özgü anlamsız şiddet ve mastürbasyonun önemi üzerine filmler sunuyor. !f İstanbul’un erkekleri neye benziyorlar, bir bakalım.

Yönetmen Adrian Biniez’in ilk uzun metrajlı filmi Koca Adam’ın (Gigante) esas oğlanı büyük şehirlere özgü yalnızlığın bir tür sembolü olarak tanımlanıyor. Horacio Camandule’nin oynadığı Jara, Montevideo’daki büyük bir süpermarketin güvenliğinde gece vardiyasında çalışıyor. Görevi, güvenlik kamerlarından neler olup bittiğini takip etmek. Kocaman, yalnız ve heavy metal tutkunu bu adam, bir gün kameralardan gördüğü temizlikçi kadınlardan birine vuruluyor. Julia’ya (Leonor Svarcas) kafayı takan Jara, sohbet açabilecek medeni cesareti bir türlü kendinde bulamıyor ve kadını takip etmeye başlıyor. Bizler de, o koca adamın gözümüzün önünde bir yavru köpeğe dönüşmesini izliyoruz.


El yordamıyla babalık durumu


Bir başka yönetmen daha ilk uzun metrajlı filminde utangaç, içe dönük erkeklerin dünyasına dalıyor. Kyle Patrick Alvarez’in El Yordamıyla (Easier with Practice) filminin baş kahramanı, kızlarla bir türlü doğru dürüst ilişki kurmayı becerememiş Davy Mitchell’ın (Brian Geraghty) ağzından filmin ortalarında şu sözcükler çıkıyor: “Sen benim için bir kız arkadaşa en yakın şeysin.” Davy’nin konuştuğu kadın, gizemli Nicole. Erkek kardeşi Sean (Kel O’Neill) ile beraber çıktıkları uzun yolculuğun uzun ve yalnız gecelerinden birinde Davy’yi otel odasından bir kadın arıyor. Nicole’un “Üzerinde ne var?” sorusuna, kahramanımız “Ne bileyim? Giysi falan,” diye cevap veriyor. Böylece de ikilinin seks ağırlıklı düzenli telefon konuşmaları başlıyor ve yalnızca telefonda devam eden bir ilişkinin ne kadar özgürleştirici olduğunu fark ediyor Davy.

Yönetmen Ben ve Joshua Safdie kardeşlerin Git Biberiye Al Gel (Go Get Some Rosemary) filminin ana karakteri Lenny de, büyümeyi reddeden, çocukluk ve yetişkinlik arasına sıkışmış karakterlerden. Burada problemler Lenny’nin karşı cinsle ilişkileri şeklinde değil de, sona ermiş bir evlilikten geriye kalan iki küçük çocukla karşımıza çıkıyor. Ronald Bronstein’ın canlandırdığı Lenny, sorumluluk alma konusunda son derece sağlam bir duruşu olan, sorumluluk almayı reddeden biri olarak, iki oğlunu birkaç haftalığına yanına alıyor. Filmin ilk dakikalarında Lenny’ye “Güvenilmez biri olmadığın son derece açık,” diyen eski karısı filmin nereye gideceğini de gösteriyor. Lenny, çocuklarına baba yerine arkadaş olmayı tercih ediyor ve böylece herkes için tehlikeli bir oyunun içine girmiş oluyor.


Moral bozukluğuna çareler


Karşı cinsle yakın ilişkilerdeki sosyal becerisizlik, tahmin edebileceğiniz gibi, Moral Bozukluğu ve 31’de had safhaya varıyor. 24 saatte çekilen ve çoğunlukla doğaçlama diyaloglardan oluşan film, günlerini mastürbasyonla geçiren iki arkadaş Ege ve Kerem’in doğaüstü bir çağrıyla kendilerine gelmeleriyle başlıyor. Eros, iki arkadaşın 24 saat içinde acilen birileriyle beraber olmalarını söylüyor. İki arkadaşın Amerikan Pastası’nı andıran maceralarında, başarısızlığın diyeti daha bir vahimleşiyor ve acilen beraber olmazlarsa penislerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorlar.

Danimarkalı yönetmen Nicolas Winding Refn Bronson filminde, erkeklere özgü sosyal becerisizliği katıksız ve saf şiddete dönüştürüyor. Tom Hardy’nin canlandırdığı Michael Peterson, soygundan yedi yıl hapse mahkum oluyor ve Peterson’ın arızalı karakteriyle bu ceza tecritte geçen uzun yıllar olarak geri dönüyor. Kendini zaman zaman sert erkek Charles Bronson sanan bu problemli adamın sıkı bir dayak yediği zaman kendinden geçtiğini, böylece de hapishanedeki ziyaretini giderek uzattığını görüyoruz. Film, yakın zamanda izlediğimiz belki de en etkileyici erkek karakteri sunuyor bize. Dazlak kafalı Peterson, aynı zamanda hem azılı bir sosyopat, hem uslanmaz bir romantik, hem de en ilkel haliyle korkutucu bir erkek olarak sinema tarihinde yerini alıyor.

Bir başka Danimarkalı yönetmen Nicolo Donato’nun filmi Kardeşlik’te (Broderskab), şiddet ve erkek arkadaşlığı tamamen farklı bir şekle bürünüyor. Film, neo-Nazi bir çetenin üyesi olan Jimmy ve çete ekibinin bir eşcinseli öldüresiye dövmeleriyle başlıyor. Daha sonra gruba katılmak isteyen eski subay Lars’ı tanıyoruz. Jimmy ve Lars bir görev için bir süre yalnız vakit geçirmek durumunda kalıyorlar ve ilişkileri beklemedikleri bir yakınlığa dönüşüyor. Kardeşlik, erkeklerin vahşi, hassas, ayrımcı ve özgürleşmiş yanlarını aynı anda göstermeyi başarıyor.

14 Şubat 2010'da Akşam Pazar'da yayımlandı.

İyi geceler, Charlie Brown

Bugün, dünyanın en ünlü köpeği için zor bir gün. 60 yıl önce kendisini popüler kültüre tanıtan yaratıcısı Charles M. Schulz’un ölümünün 10. yıldönümü bugün. Snoopy için uzun geçecek bir gün.


Belleğimizin önemli bir yerini işgal eden o meşhur kulübesinin üstünde iğreti bir şekilde duran yazıyı hatırlayacak Snoopy. 50 yıldan beri ilk defa konuşma balonunun içine yerleştirilmemiş bir yazıyı. Yaratıcısı Charles M. Schulz’un, 2000 yılının Ocak ayında, Charlie Brown ve arkadaşlarının maceralarına artık son verdiğini anlatan sade veda yazısına, kulübesinin üstünden şaşkın şaşkın baktığını hatırlayacak Snoopy.

Schulz’un bu veda mesajından bir ay sonra gelen ölüm haberinden büyük bir olasılıkla haberleri yok Snoopy, kel kafalı sahibi ve tüm Peanuts çetesinin. ‘Koca kafalar,’ psikologlar, piyanistler ve entelektüel av köpeklerinden oluşan bu çete hala 70 ülkede, 2500 gazetede eski maceralarını yeniden yaşamakla meşgul.


Kayıp çocuklar

Schulz’un sevimli karakterleri yarım yüzyıl sonra bile her yaştan, her ülkeden milyonlarca insanın hayranlığını ellerinde tutmaya devam ediyor. Mutsuzluk ve umutsuzluk sınırına yaklaşan gerginlikleri, başarısızlıkları ve korkularını komediye dönüştüren Peanuts karakterleri, hala varoluş anlamlarını kendi basit felsefeleriyle tanımlamaya çalışıyorlar.

Hepsi bildiğimiz karakterler aslında. İnanılmaz hayal gücü ve keskin mizah anlayışıyla, iki ayak üzerinde durabilen, siyah kulaklı av köpeği Snoopy. Başaşağı uçabilen, her koşulda Snoopy’e hayran sarı kuş Woodstock. Acımasız feminist, ukala psikolog Lucy ve karşılıksız aşkının nesnesi, Beethoven hayranı, piyanist Schroeder. Battaniyesinden bir türlü vazgeçemeyen, entelektüel Linus. Ve tabii ki, başarısızlıkları ve güvensizlikleriyle grubun başrol oyuncusu, yuvarlak kafa Charlie Brown.

Büyüklerin kesinlikle kabul edilmediği, kendi küçük boylarını birazcık aşan karelerde yaşayan bu çocukların dünyası, Schulz’un İkinci Dünya Savaşı sonrası yarattığı alternatif bir dünya olarak başlıyor. George Eliot’un “Çocuklukta korku ve endişe yoktur,” sözünün tam tersini savunan Schulz’un ufak karakterleri, yetişkinler gibi sürekli endişe, sinir, umutsuzluk ve kendine güvensizlik yaşıyorlar. Tabii tamamen farklı nedenlerle. Yemeğinin zamanında gelip gelmeyeceğinden endişe eden köpekler, tatil ödevine bir türlü başlayamayan çocuklar ve Sevgililer Günü’nde kimden kart geleceğini merak eden umutsuz aşıklar.


‘Karanlık ve fırtınalı bir geceydi’

Felsefeciler, yazarlar, psikologlardan oluşan Peanuts çetesi, daha çok Graham Greene’in çocukluk tanımına uyuyor: “Çocuklukta her zaman kapının açılıp, geleceğin içeri girdiği bir an vardır.” Charlie Brown, Snoopy, Lucy, Linus, Sally ve çetenin diğer üyeleri gelecek ve şimdinin sonsuza kadar kesiştiği o anda yaşıyorlar. Schulz’un çocuklarının postmodern dünyasında kaybetme ve reddedilme sık rastlanan şeyler. Ama gene de onlar için hayatın anlamı, “ertesi günün daha iyi olacağını ümit ederek uyumak”la yeniden renkleniyor.

Ertesi gün gerçekleşmeyen dilekleri, karşılıksız aşkları da beraberinde getiriyor. Fakat yetişkinlerin tersine bu çocukların umutları hiç bir zaman yok olmuyor. Lucy, Schroeder’ın aşkına karşılık vereceğine dair umudunu hiç bir zaman yitirmiyor, Charlie Brown her beyzbol oynadığında o tur vuruşunu sonunda gerçekleştireceğine emin bir şekilde topa vuruyor ve Snoopy romanında “Karanlık ve fırtınalı bir geceydi,” cümlesinden daha ileri gideceğine inancını hiç bir zaman yitirmiyor.

Ölümünden birkaç ay öncesine kadar yeni maceralar yazıp, çizmeye devam eden Charles M. Schulz’un çetesinin eski maceraları hala dünyanın her yerinde yayımlanıyor. Otuz, kırk yıl öncesinin hikayeleriyle, Charlie Brown ve arkadaşları, farklı nesilleri birleştirmeye devam ediyor. Peppermint Patty’nin uykusuzluk sorunları çocukları nasıl hala güldürüyorsa, Charlie Brown’ın hayatın zorluklarıyla başa çıktığı, “Günde bir kere acı çekerim” felsefesi, basitliği ve saflığıyla bizleri gülümsetiyor.

Schulz’un vasiyetinde yeni Peanuts maceralarının başkaları tarafından yazılıp, çizilmesini kesinlikle yasaklayan bir madde var. Bu da, Snoopy’nin Amerikan edebiyatına katkısını hiç bir zaman tamamlayamayacağı anlamına geliyor. Ve Charlie Brown’ın, 1993 yılındaki o tek beyzbol başarısına bir yenisini daha ekleyemeyeceğini. Ya da Schroeder’ın, Lucy’nin sevgisine hiç bir zaman karşılık vermeyeceğini. Peanuts’ın son çizimindeki mesajında Schulz, ekibine şunları söylüyor: “Charlie Brown, Snoopy, Linus, Lucy ... sizleri nasıl unutabilirim...'' Daha güzel özetlenemezdi herhalde. Sevgili Snoopy, ‘belki de’ diyoruz, ‘o kadar da karanlık ve fırtınalı bir gece’ değildir.

Lost 6.01 – 6.02 LA X: Yolcu yolunda gerek

Sekiz ay boyunca, ‘Geçmiş değişecek mi?’ yoksa ‘Kaldıkları yerden devam edecekler mi?’ diye kafa yorarken, Lost’un final sezonunun ilk bölümü bir kez daha sağ gösterip sol vurarak, ‘Buyrun, dilediğinizi seçin’ dedi


Sekiz ay boyunca, “Geçmiş değişsin, uçak sağ salim Los Angeles’a varsın” diyenlerle, “Böyle saçma şey mi olur, beş yıl izlediklerimiz boşa mı gidecek?” diyenleri karşı karşıya getiren
Lost’un yaratıcı ekibinden tokat gibi cevabı geçtiğimiz hafta aldık. Hakikatli Lost izleyicisinin alışık olduğu o klasik sersemliği yaşamaktan garip bir zevk alıp, hem cevaplara daha yakın hem de daha fazla kafamız karışmış hissederken, Lost’un arkasındaki iki isim Damon Lindelof ve Carlton Cuse’un “Buyrun bakalım,” dediğini duyar gibi olduk. “Madem bu kadar didiştiniz. Buyrun size iki alternatifi de sunalım, siz dilediğinizi seçin.”

Yazının devamı sulugreyfurt'ta

D!stopyanızı nasıl alırdınız?

Avrupa Birliği’nin çok da iç açıcı gözükmediği bir geleceği ve masum gözüken bir emailin dünyanın sonunu nasıl hazırladığını görmek istiyorsanız, !f D!stopya’yı kaçırmayın. Gerçi şimdilik böyle bir bölüm yok ama, ne demiş distopyacılar: ‘Gelecekte ne olacağı belli olmaz’


Tüm Avrupa’nın yeraltından metro hatlarıyla birleştirildiği bir düzen, İsveç yapımı animasyon Metropia’da Avrupa Birliği ütopyasından, mütemadiyen hat değiştirmek zorunda kaldığınız bir Avrupa Birliği distopyasına dönüşüyor. Gerçi Stockholm’de yaşayan Roger her gün işine bisikletiyle gidiyor ama gene de dünyanın çivisi çıkmış durumda. Japon animasyon Yaz Savaşları’nda ise insanlar gelecekte tüm zamanlarını internette, Farmville yerine Oz ismindeki bir sanal ortamda geçiriyorlar.

Yazının devamı !f Blog'da..

!f Bağımsız Filmler Festivali ‘Yeni perspektif’ diyor

Yılın ilk büyük sinema olayında, !f Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali ‘Yeni perspektif’ solganıyla sıradışı film seçkisini Istanbul ve Ankara izleyicisiyle buluşturmaya devam ediyor. Başka yerde izleme fırsatı bulamayacağınız filmlerle buluşmaya hazır olun

Yeni yılın ilk büyük sinema olayı !f Bağımsız Filmler Festivali, Yeni perspektif sloganıyla sinemanın dilediği zaman nasıl sağ gösterip sol vurduğunu bir kez daha göstermeye hazırlanıyor. Titanic yerine buzulu kurtarmayı tercih eden kurtarma gemisinin sakince süzüldüğü posteriyle Yeni perspektif diyen !f’in hiç bir zaman alışılagelmiş perspektif dediğini hatırlamıyoruz zaten.

Festival denilen şeyin ağır, oturaklı, dar bir kitleye hitap eden bir etkinlik olmayabileceğini gösteren, film seçiminden kapanış partisine sıradışı ve eğlenceli bir festival sunan !f, 9. senesinde de yeni bir şeyler sunmaya devam ediyor. İçine bir kez girdiğiniz zaman, çıkmakta zorlandığınız, kendi seçkinizi kolayca oluşturduğunuz web sitesi bir kez daha heyecanlı izleyiciyi eski adresinde bekliyor. Mutfakta neler olduğunu samimi bir dille anlatan blog da bir kez daha yerli yerinde.

Bu senenin en ilgi çekici yeniliğinde !f bir kez daha yeni perspektif diyor ve festivali izleyicisine götürüyor. Amerikan web sitesi The Auteurs’le ortaklaşa hayata geçirdiği !f2 Istanbul’dan Canlı bölümünde, 5 film 15 ayrı şehirde aynı anda gösterilecek. Sinema salonu bile bulunmayan yerlerin de aralarında bulunduğu, Batman ve Van’dan Ayvalık’a farklı şehirlerdeki izleyiciler, festivalin son iki gününde Istanbul’la aynı anda festival heyecanını yaşayacaklar.

Kendisine !f Istanbul (iki hafta sonra da !f Ankara) dedirten samimi havasıyla 11 Şubat’ta başlayıp, 21’inde sona erecek festivalin bölümlerine ve dikkat çeken filmlere bakalım.


Keş!f’te bir yolcu, bir dansçı ve Istanbul sokakları

Ödülsüz festival olmaz tabii. Keş!f, üçüncü senesinde dünyanın çeşiti yerlerinden yeni yönetmenlerin ilham vermesine devam ediyor. Bu bölümde yarışan 9 filmden birisi bu senenin İlham Veren Yönetmen’i seçilecek ve de 15 bin dolarlık ödülü kazanacak. Uluslararası jüri, Gael Garcia Bernal, Salma Hayek gibi isimlerle çalışmış yapımcı Daniel Birman Ripstein, Sundance Film Festivali yapımcılarından Caroline Libresco ve özgün sinemasından taviz vermeyen sinemacı Ümit Ünal’ın da aralarında olduğu isimlerden oluşuyor.

İngiliz yönetmen Dominic Murphy, Beyaz Şimşek (White Lightnin’) filminde, ‘dağların dansçısı’ olarak bilinen Amerikalı Jesco White’ın gerçek hikayesini delilik yolunda ilerleyen kurgusal bir rock yıldızının biyografisine dönüştürüyor. Çinli yönetmen Xiaolu Guo’nun O, Bir Çinli filminde ise Mei’nin Çin’den İngiltere’ye uzanan yolculuğunu ve değişen sınırlarla tanımı değişen kimliklerin bu kadın için ne anlama geldiğini görüyoruz. Bu bölümün Türkiye’den gelen tek filmi 40’da ise, yönetmen Emre Şahin kamerasını İstanbul’un karmaşık sokaklarına götürüyor ve üç yabancının bir gecede yaşadıklarını anlatıyor.


Erkeklik Halleri, erkekliğin suyunu çıkarıyor

Bu senenin programında ilk defa gördüğümüz bu bölüm, İsveç’te yapılan şaşırtıcı ve üzücü bir istatistik sonucu ortaya çıkmış. Dünyanın en ilerici ve cinsiyet rollerinin en eşit olduğu ülkelerden İsveç’te kadına karşı şiddet son on yılda yüzde 58 yükselmiş. Erkeklik Halleri, erkek olma durumu, babalık, nedensiz şiddet ve mastürbasyonun anlam ve önemi üzerine bir seçki sunuyor. Danimarkalı yönetmen Nicolas Winding Refn, Bronson’da İngiliz mahkum Michael Peterson’ın gerçek hikayesinden yola çıkarak, Charles Bronson olduğuna inanan sosyopat bir dazlağın hapishanedeki şiddet dolu dışavurumunu anlatıyor.

Moral Bozukluğu ve 31’de üç genç yönetmen mastürbasyonun erkeklerin hayatındaki önemini komik, şaşırtıcı ve de çoğunlukla doğaçlama bir şekilde anlatıyor. Bingöl Elmas, Pippa’ya Mektubum isimli belgeselinde Pippa Bacca’nın içleri parçalayan bir şekilde Türkiye’de sona eren yolculuğuna Bacca’nın bırakmak zorunda olduğu yerden devam ediyor. Beyaz gelinlik, Elmas’ın belgeselinde siyah bir elbiseye dönüşüyor.


‘Açılım’la Kürt sinemasına giriş

!f, devlet politikalarının da yeni bir perspektifle ilerici bir festivalin parçası olabileceğini gösteriyor. Londra ve New York Kürt Film Festivallerinin direktörü olan Mustafa Gündoğdu’nun desteğiyle oluşturulan bu bölümde, özgün kimliğini bulmaya çalışan Kürt sinemasından üç film izleyiciyle buluşuyor. Kürt asıllı Norveçli sinemacı Hisham Zaman, 2005 yapımı kısa filmi Bawke ve uzun metrajlı filmi Kış Ülkesi’nde (Vinterland), sınırlar ve kültürler arasına sıkışmış insanları anlatıyor. İskoç yönetmen Doug Aubrey ise, Kürdî’de silah bırakarak 20 yıl önce Glasgow’a yerleşen Kürt Perî’nin topraklarına geri dönüş hikayesini anlatıyor.


Fantastik Filmler demek garip filmler demek

Bu bölüm, Japon sinemasından sıradışı örnekler ve klasik asnimasyonlarla bir kez daha hayal gücünün sınır tanımadığını gösteriyor. Japon yönetmen Sion Sono’nun 4 ssatlik sinema kokteyli Aşka Maruz (Ai No Mukidashi) romantik komedi, çizgi roman estetiği, aksiyon ve erotizmi eğlenceli bir şekilde karıştırıyor. Film, bacak arası fotoğrafçısı Yu’nun yolculuğunu ve sapkınlığın da onurlu olabileceğini yalnızca Japon sinemasında görebileceğiniz bir şekilde anlatıyor.

Yönetmenler Paul ve Sandra Fierlinger, el çizimi dijital animasyonları Köpeğim Tulip’te (My Dog Tulip), “sevginin bazen gerçekten de köpek gibi süründürdüğünü” gösteriyorlar. İngiliz yazar J. R. Ackerley’nin çoban köpeğiyle 14 yıllık ilişkisini anlattığı, 1956 yılında yayımlanan anılarından uyarlanan animason, insan-köpek ilişkisini salya sıvı demeden tüm gerçekliğiyle anlatıyor.


Sessiz ve İsyankar

“Her insana cennetin anahtarı verilir. Aynı anahtar cehennemin de kapılarını açar.” Bir Budist sözüyle tanıtılan bu bölüm, beş sıradışı insanın kimi zaman insanın için burkan, kimi zaman güldüren öykülerini toparlıyor. Arjantinli yönetmen Laura Bari, kamerasını bir çocuğun boyutlarına indirerek, filmine ismini veren altı yaşında, gözleri görmeyen Antoine’ın zengin hayal gücüyle renklenen hayatını takip ediyor. Bari, Antoine’da yetişkinlerin bakış açısından bir belgesel çekmek yerine, bu ufak çocuğun uçsuz bucaksız dünyasına giriyor.

Yeni Muslim – Cool (New Muslim Cool) ise, Porto Riko asıllı Amerikalı Hamza Perez’in uyuşturucu satan bir çete üyesinden sıkı bir Müslüman’a dönüşümünü anlatıyor. Büyüleyici gerçeküstü filmleriyle zamanında kalbimizi vuran Fransız yönetmen Michel Gondry ise, Yüreğimdeki Diken'de (L'epine dans le coeur) bu sefer kamerasını gerçek bir dünyaya, Suzette halasına yönlendiriyor.

7 Şubat 2010'da Akşam Pazar'da yayımlandı.

Lost'un final sezonunu nasıl izlemek gerekiyor?

Kararan ekranda son kez LOST yazısını göreceğimiz güne çok az kaldı. Televizyon izleyicisini aptala çeviren Lost’un final sezonu önümüzdeki hafta başlıyor. Amerika’da gösteriminden iki gün sonra DiziMax’te yayınlanacak Lost’un son sezonunu ‘mantık adamı’ yaklaşımından uzaklaşıp, ‘inanç adamı’ olarak izlemek gerekiyor


Jack’in gözlerini ıssız bir adaya ve giderek çığrından çıkacak bir popüler kültür olayına açmasından neredeyse 5.5 yıl geçmiş. Issız bir adaya düşen bir grup kazazedenin maceralarından fazlasını beklemediğimiz ilk birkaç bölümden çatışan ideolojiler, dini referanslar, giderek büyüyen mitolojiler, kafa karıştırıcı zaman örgüsüyle çağımızın en büyük popüler kültür olaylarından birine dönüşen Lost’ta son sezon yolculuğumuza önümüzdeki hafta başlıyoruz.

Sayılı bölüm gerçekten de çabuk geçiyormuş. Kapağın altında ne olduğunu soruşumuz daha dün gibi gelirken, şimdi kapağın olup olmadığına bile emin değiliz. Giderek karmaşıklaşan anlatımı, büyüyen mitolojileri ve çoğalan sorularıyla izleyiciyi uzaklaştıracağına, kendine daha çok bağlayan bu televizyon dizisinde hiç bir zaman cevabını öğrenmeyecekmişiz gibi gelen sorular önümüzdeki günlerden itibaren birer birer açıklanmaya başlayacak. Ya da açıklanacağını umuyoruz diyelim.

Lost’un dört aya yayılacak final sezonundan minimum eziyet, maksimum keyifle nasıl çıkabiliriz peki? Bir yandan Mayıs ayı sona erip, dizi son erdiğinde ‘şu da cevaplandı,’ ‘e peki buna ne oldu?’ diye bitap düşmüş olmak var. Diğer yandan da, kendinizi dört aylık muhteşem bir televizyon deneyiminin akışına bırakmak. Bir yanda ‘mantık adamı’ olup, her büyük gizeme (siyah duman), açıklanmamış her küçük ayrıntıya (Ben’in küçüklük arkadaşı Annie’ye ne oldu?) çentik atmak var. Diğer yanda ise, ‘inanç adamı’ olup kendinizi bu garip adada son kez neler olacağının akışına bırakmak.


Herkesin sorusu kendine

Lost’u sorularla ilgilenip, cevaplara odaklanarak izleyenlerin çoğu çoktan gemiyi terk etmiş durumda zaten. Dizinin parçaları birleştirerek ilerleyen, yapbozun eklenen her parçasıyla daha farklı bir resim sunan yapısından keyif alanlar ise, adanın gizemini çoktan çözmüş durumdalar. Lost’un daha ilk sezonunda olan, 3. sezonunu izleyen ya da tüm bölümleri tamamlamış üç farklı izleyici, Lost yolculuğunun farklı bir aşamasında bulacaklardır kendini. Lost izlemek demek, her bölümde bildiğimiz ‘sabit’lerin değişmesi, tüm geçmiş bölümlerin yeni bulduğumuz bir gerçeklikle sıfırlanması demek.

Siyah dumanın neyin nesi olduğunu, Richard’ın neden yaşlanmadığını hepimiz merak ediyoruz. Fakat Lost izleyicisini daha önce görmediğimiz geniş bir kitleye yayan asıl büyüsü, herkesin merak ettiği farklı sorular olmasında yatıyor. Kimisi için en önemli soru Kate’in sonunda kimle çiftleşeceği olurken, bir diğeri Charlie’nin yüzüğünün Aaron’a ulaşıp ulaşmayacağını merak ediyor. Bir izleyici Jacob’ın kulübesini Horace’ın inşa edip etmediğine takarken, bir diğeri Sawyer’ı hangi kitabı okurken göreceğine odaklanıyor.

Yeni bölümlerden tek bir görüntü bile vermeyen ABC kanalı, Lost’un final sezonuyla ilgili ser verip sır vermiyor. Bu sezonda, en azından ölmüş ya da diziden ayrılmış arkadaşları göreceğimizi biliyoruz. Charlie, Boone, Libby, Michael, Walt ve Doktor Arzt, bu sezon göreceğimiz karakterler. Bu bilginin Lost hayranlarını heyecanlandırmasının asıl nedeni, 5. sezonun sonunda bombanın patlayıp patlamadığını öğrenme dürtüsünden çok, sevdiğimiz ya da gıcık kaptığımız karakterleri bir kez daha görecek olmamızda yatıyor. Bu da, Lost’un en büyük başarısının, her şeyden önce karakterlerini ve karakterlerinin yolculuklarını merkezine almasından kaynaklanıyor. Yıllar sonra, heykelin kimin yaptığını hatırlamasak bile, Hurley’nin ‘dude’ diyen sesi hala kulaklarımızda çınlıyor olacak.

31 Ocak 2010'da Akşam Pazar'da yayımlandı.
Related Posts with Thumbnails