Yeni sezon geldi, hangi diziye başlayalım?

Amerika’da görücüye çıkan yeni dizilerin kimi televizyon mezarlığına yolculuklarına, kimi de sonraki sezonları garantileyen sadık izleyicilere sahip olmaya başladı bile. Uzaylılardan süper aileye, mafyanın doğuşundan en karizmatik kanser hastasına, televizyon hayatlarına sıkı başlayan Amerikan dizilerine bakalım


Lost’un yerine koyabileceğimiz bir dizi gelecek mi? Modern Family gibi anında içine çekildiğimiz yeni bir komedi var mı bu sezon? Martin Scorsese’nin dizisi geliyormuş, doğru mu? Amerika’da yeni televizyon sezonu demek, çiçeği burnunda dizilerin aylar öncesinden kendilerini tanıtmaya başlamaları, izleyicinin çoktan listesini hazırlamış olması demek. Burada ise durum biraz daha farklı. Yeni dizileri el yordamıyla keşfetmemiz gerekiyor. Bu sezon Amerika’da başlayan, kimi birkaç bölüm oynamış, kimi sezon sonuna yaklaşan, izleyiciyi giderek içine çeken beş diziye göz atalım.

Mahpeyker: Turkish biopic brings nothing new to Ottoman queen mother

Billed as a fresh take on one of the most famous and powerful women in Ottoman imperial history, ‘Mahpeyker’ hopes to provide a multidimensional portrait of Kösem Sultan, but in the end it simply reinforces her image as the power-crazy queen mother. Sadly, Tarkan Özel’s film fails to depict how a naïve young girl became the empire’s leading power


Director Tarkan Özel’s debut feature, Mahpeyker, is an ambitious biopic of Kösem Sultan, the woman who left her mark on the Ottoman Empire for half-a-century and was a true force of nature in the first half of the 17th century.

Sadly, by the time Selda Alkor, the actress playing Kösem Sultan, utters in her regal voice the strongwoman’s immortal words, “I have chosen to let my poison out into the palace, and give my milk to my people,” you have already lost interest in the story.

Mahpeyker means “moon-shaped” – it was the name given to her at age 15 when she was captured and brought to Istanbul, to the harem of Sultan Ahmed I. Four centuries ago, comparing someone’s face to the full moon was not an implication that one was calling her chubby but a compliment emphasizing her beauty. The more popular, well-known name Kösem was given to her later by Ahmed.

As the older Kösem Sultan reminisces about her first days in the palace, how she was manipulated and shoved around by the older women in power, the story alternates to the later years of her reign and power.

Eclipse: Tutuk vampirler destanı

Televizyonu mezarlığa dönüştüren onlarca vampirin arasında, çağımızın en sıkıcı vamprileri bir kez daha beyazperdeden genç kızlar ve annelerine göz kırpıyorlar. ‘Twilight’ serisinin ikinci film ‘New Moon’la hemen hemen aynı öyküye sahip ‘Eclipse’de karakterler büyüyor ama malesef daha sığ ve daha sıkıcı karakterlere dönüşüyorlar


Kafası karışık ergen kızlar, ergen kızların anneleri, ergen kız annesi olacak yaşı çoktan geçmiş bekar kadınlar, romantik aşkın kaybolmasına iç geçirenler, cinsiyet rollerinin karmaşıklığına kafa yoranlar, doğaüstünün iyi bir metafor olduğuna yürekten inananlar. Birazcık sinemaya giden, televizyon dizilerini takip eden, popüler kültürle haşı neşir herkese, her keseye uygun bir vampir bulmak mümkün bu aralar.

Günbatımına yeni uyanmış, biraz kanlı biraz çapaklı gözleriyle, kendilerine hayran ölümlülere iştahla bakan vampirleri bir süredir her dört televizyon dizisinden birisinde görmek mümkün. True Blood’ın şehvetli, The Vampire Diaries’in ergenlerin arasına kamufle olmaya çalışan ve de yeni dizi The Gates’in ev kadını vampirlerinin arasından bu hafta sıyrılan tanıdık başka bir vampir var karşımızda: Edward Cullen.


Gökyüzünün farklı hallerinden her sene biraz daha fazla para pompalayan Twilight serisinin, ikinci filmi New Moon'dan sonra Eclipse de bu hafta sinemalarda. Yaşıtları arasında kendine yer bulamayan, kafası karışık bir genç kızın, Atatürk Samsun’a çıkmaya hazırlanırken vampire dönüştürülen genç görünümlü bilge bir adama tutulmasından çok ay tutulmasından ismini alan üçüncü filmin, bir önceki filmden farkını anlamak pek kolay değil aslında.

One Shot! Futbolda habercilikten ötesi


Belçika’da 11 Temmuz’a kadar futbol hayranlarıyla buluşacak One Shot! sergisi, futbolun günümüzle karmaşık ilişkisine 50’den fazla eserle bakıyor. Serginin iki önemli eseri George Best ve Zinedine Zidane’ın video portreleri


Futbolun çağımızla karmaşık ilişkisine dışarıdan bakabilmenin öyle kolay bir şey olmadığını kabul etmek gerekiyor. Sinemaya ya da güzel sanatlara ayrılan sayfaların üç-beş katıyla gazeteleri işgal eden futbol haber ve yorumlarından biraz uzaklaşarak, futbolun toplumsal olarak neyin habercisi olduğunu anlayabilmek için hem futbolu sevmek, hem anlamak, hem de fanatizmin göz karartan şiddetli tukusundan bazen kopabilmek gerekiyor.

Belçika’nın Charleroi şehrinde 11 Temmuz’a kadar futbol hayranlarıyla buluşacak inanılmaz kapsamlı futbol sergisi One Shot!, futbolda habercilikten çok daha fazlası olduğunu, dünyanın en popüler sporunun günümüzde hangi alanlarda kendini gösterdiğini ve sanatçının futbolla heyecanlı ilişkisini merkezine alıyor.

Sergi ilham kaynağını, eski amatör futbolcu Macar yazar Péter Esterházy’nin futbola kişisel ve felsefi yaklaşımlarını derlediği, Journey to the Depths of the Sixteen-Metre Line kitabından alıyor. Esterházy, kitabında 1950’lerin efsanevi futbolcusu Ferenc Puskás’ın modern dünya için ideal bir metafor olduğunu düşündüğünü yazıyor: “Puskás futbolun son tanınmış ismi, son yakından tanıdığımız karakteri, modernitenin son ışığı. O hakiki metafora uzanan bir yolculuk. Ondan sonra tek yıldız diye bir şey olmadı. Artık varoluş durumuna uyacak cevaplar yok. Cruyff, Pelé, Maradona gibi, cevapların kaliteli kopyaları, örnekleri var.” Esterházy, bu iddialı sözlerini şu şekilde bağlıyor: “Puskás’la oyun biter ve eğlence çağı başlar.”

Yazının devamı sulugreyfurt'ta
Related Posts with Thumbnails