Hollywood’da gerçek kadın hikayeleri
Kızgın damdaki sarhoş
Lindsay Lohan, Elizabeth Taylor rolünde...
“İki dinamiti durmadan birbirine tokuşturup, sonra da patlamamalarını bekleyemezsiniz.” Elizabeth Taylor’la ikinci evliliğini bu sözlerle açıklayan Richard Burton, Hollywood’un en tutkulu ilişkilerinden birinin erkek tarafı olarak yeniden gündeme gelmek üzere. Mücevherleri, kocaları, bıkmadan izlediğimiz filmleri ve insanın içini eriten menekşe gözleriyle tarih yazan Elizabeth Taylor, ölümünden bir yıl sonra yeni çekilecek bir filme konu oluyor.
Taylor ve Burton’ın, Hollywood filmlerine yakışır iniş çıkışlı ilişkilerini anlatacak Liz and Dick filminde Taylor’ı canlandıracak isim ise Lindsay Lohan. Başı beladan kurtulmayan, geçtiğimiz ay bilmem kaçıncı cezasını morg temizleyerek geçiren Lohan’ın Hollywood’un kraliçelerinden birisini canlandıracak olması doğal olarak birçok insanın yüzünü buruşturmuş durumda.
İnsanın aklına haklı olarak bir soru geliyor. Hangi aklıselim çoğu insanın tipini sarhoş ya da polislerle haşır neşir (kimi durumda her ikisi de) paparazzi fotoğraflarından bildiği bu sorunlu yıldıza Elizabeth Taylor rolünü verir? Asıl soru ise, Lohan bu kadar sorunlu olmasaydı, sinemacılar tarafından disiplinsizliğiyle ipe çekilmeseydi, bu rolün ona verilmesine bu kadar şaşırır mıydık?
Bir kere, sabahlara kadar içki içmediği zamanlardaki duru güzelliği Taylor’ın gençliğini andırıyor. Sonra, sorunsuz zamanlarında Lohan’ın oyunculuğu seyirciyi hemen içine alan cinsten. Ünlü film eleştirmeni Roger Ebert’in Jodie Foster’ın Taksi Şoförü'ndeki oyunculuğuna benzeteceği kadar. Taylor’ın da, Lohan’ın da çocuk yıldız olarak ünlü olduklarını ve herkesin gözü önünde yaşadıkları arızaların bir kısmının buna bağlı olduğunu da hatırlamak gerek. Hatta Taylor’ın, bir dönem Lohan’a hediyeler gönderdiği, ablalık yaptığını da.
Son karar: Lohan, büyük bir şans olarak gördüğü bu rolle yeniden dönüş yapabilir. Tüm bu olumsuz tepkiler kendisini biraz kamçılarsa, unutamayacağımız bir role bile dönüşebilir. Tabii sete sarhoş gitmezse ya da çekimler sırasında hapiste olmazsa.
Monako’da arka pencere
Nicole Kidman, Grace Kelly rolünde...
Marilyn ile Bir Hafta ve Zoraki Kral filmlerinden gördüğümüz üzere, tüm hayatı birkaç saate indirgemeye çalışan biyografiler yerine kısa bir dönemi anlatan filmler hem gişede iyi iş yapıyor, hem de ödüle doymuyor. Sırada Hollywood oyuncusuyken her şeyi bırakıp prenses olan Grace Kelly’nin politik cambazlıklarını anlatan Grace of Monaco var.
Arash Amel tarafından yazılan filmin senaryosu, LA Times gazetesinin geçen sene hazırladığı, Hollywood’un bir türlü çekilemeyen iyi senaryolarını sıralayan Kara Liste’de en başlardaydı. Liste uğurlu gelmiş olmalı ki, Grace of Monaco'nun çekimleri çok yakında başlıyor. Film, Monako’nun vergi cenneti konumu üzerine 1962 yılında Fransa Başkanı De Gaulle ve Monako Prensi Rainier arasında yaşanan gerginliği taze prensesin bakış açısıyla anlatacak.
Prenses Grace rolü için Hollywood’un kadın oyuncularının nasıl bir yarışa girdiklerini, başrolü kimin aldığının açıklanmasıyla da Gwyneth Paltrow’un kendini nasıl yogaya verdiğini tahmin edebiliyoruz. Prensesi canlandıracak oyuncu, bir başka gerçek karakteri, Saatler filminde yazar Virginia Woolf’u canlandırarak Oscar kazanmış Nicole Kidman. Filmin yönetmeni ise, Edith Piaf biyografisi Kaldırım Serçesi ile Marion Cotillard’a Oscar kazandıran ve bu Fransız oyuncuya Hollywood’un yolunu açan Olivier Dahan. Kidman’ı En İyi Kadın Oyuncu Oscar adayları arasında görmeye hazırlanabiliriz.
Son karar: Nicole Kidman, 2010 yılında Rabbit Hole filmiyle kazandığı Oscar’la gaza gelmiş durumda. Az duyulmuş yönetmenlerin filmlerinde birbirlerinden çok farklı, zorlayıcı karakterleri canlandırıyor. Grace Kelly rolünü başarıyla oynamak için kariyerinin en iyi döneminde.
Aerobik, vatkalar, seksenler
Jane Fonda, Nancy Reagan rolünde...
Bir Hollywood kraliçesi ya da Avrupa prensesi olmasa da, Amerikan First Lady’si Nancy Reagan’ın bir zamanlar lakabı Kraliçe Nancy’di. ‘Büyük düşün’ felsefesiyle şaşanın, gösterişin ve tüketimin yeni bir tanım kazandığı 1980’lere damgasını vuran Amerikan Başkanı Ronald Reagan’ın karısı Nancy, çekimleri yakında başlayacak bir filmdeki ana karakterlerden birisi olacak.
Sekiz Amerikan başkanının görev sürelerini kapsayan 34 yıl boyunca, Beyaz Saray’da kahya olarak çalışan Eugene Allen’ın hayatını anlatan ve Lee Daniels’ın yönettiği filmde Nancy Reagan’ı Jane Fonda canlandıracak. Bir 1980 klasiği olan aerobik kasetleri ve medya imparatoru Ted Turner’la 10 yıl süren evliliğiyle Reagan’la benzer bir yaşam tarzına sahip olduğu izlenimi verse de, Fonda’nın politik kimliği Reagan’ın 180 derece uzağında kalıyor.
Kızılderili, siyah ve kadın hakları için özellikle 1970’lerde sesini yükseltmesiyle, hala konuşulan Vietnam gezisi ve Vietnam karşıtı gösterilerin en önlerindeki ateşli konuşmalarıyla Jane Fonda için gerçek bir aktivist diyebiliriz. Reagan ise, 1940’lardan beri dokunulmayan Beyaz Saray’ı tamamen yenilemesi, yeni evine beş bin parça altın kaplamalı yemek seti alması ve pahalı giyim zevkiyle, Kraliçe lakabını Jackie Kennedy’nin elinden hakkıyla almış bir isim.
Politik olarak iki ayrı kutupta gözükseler de, bu iki kadını hassas bir şekilde bağlayan özel bir durum bulunuyor. Reagan da, Fonda da atlattıkları meme kanseri sonrası bu konuda duyarlılık yaratmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Geçmişteki yanlışlarını çok rahat kabullenen Fonda’nın eski First Lady’yle kadınlara özgü bir empati kuruyor olma olasılığı yüksek.
Son karar: Zamanında politik olmadığı gerekçesiyle önüne gelen birçok rolü reddeden Fonda, 14 yıllık bir aradan sonra geri döndüğü oyunculukta eskisi gibi seçici değil. Yakın zamandaki vasat rollerden sonra yeniden konuşulacağı bir rol bulmuş gibi. Film, Fonda’nın ikinci baharının doruk noktası olabilir.
The Iron Lady
The Iron Lady, yaşlı bir teyzenin bakkaldan süt almasıyla başlıyor. Bizimse ilk düşünüdüğümüz, film nasıl çıkarsa çıksın Oscar’a kadar uzanacak bir oyunculuk izleyeceğimiz. Yaşlı teyze, İngiltere’nin ilk (ve tek) kadın başbakanı Margaret Thatcher. 20. yüzyılın en önemli liderlerinden Demir Leydi’yi canlandıran isim ise Meryl Streep.
Film, Thatcher’ın bunama noktasına geldiği yaşlılığı, liderliğe uzanan yolculuğunda gençliği ve taviz vermeyen liderliğiyle başbakanlık dönemi arasında gidip geliyor. Hala yaşayan ve saygı duyulduğu kadar (belki de daha çok) nefret edilen bir lideri perdeye taşımak kolay bir şey değil. Yönetmen Phyllida Lloyd, elinden geldiğince objektif bir anlatım yakalamaya çalışsa da, çoğu zaman klişelerle dolu ve zaman zaman ürkek bir anlatımla kolaya kaçıyor. Meryl Streep ise, üçüncü Oscar’ı için sesine ayar veriyor, saçlarını kabartıyor, ellerini birer demir yumruğa dönüştürüyor.
Nesi iyi? Tabii ki de Merly Streep’in oyunculuğu. YouTube’da biraz Thatcher görüntülerine göz gezdirirseniz, filmi izlemenize gerek bile kalmayabilir.
Nesi kötü? Film, Thatcher’ın bunamaya yüz tuttuğu yaşlılığına gereksiz bir duygusallıkla yaklaşıyor ve fazla yer ayırıyor. Politik bir film bekleyenleri ise sıkı bir hayal kırıklığı bekliyor.
La piel que habito / İçinde Yaşadığım Deri
Pedro Almodovar ve Antonio Banderas’ı 21 yıl sonra bir araya getiren İçinde Yaşadığım Deri, artık yakından tanıdığımız ve özlediğimiz Almodovar fetişlerinin çoğunu da perdeye taşıyor. Çoğu, çünkü bir tek tutkulu, eğlenen, eğlendiren büyük kadın karakterler yok filmde.
Almodovar, ilk defa korku türüne bu kadar yakınlaşıyor ve plastik cerrah Robert Ledgard’ın karısının ölümü sonrası yaşadıklarıyla mesleki saplantılarını tuhaf bir şekilde karıştırarak, kendi özgün melodramına dönüştürüyor. Film, Almodovar’ın kendi sinematik saplantılarını da teker teker hikayeye ekliyor: Cinsiyet rollerinin karmaşıklığı, hastalık derecesinde tutku, cinayet, ihanet, büyük yalanlar, büyük itiraflar.
Kimler izlesin? Almodovar’ı ilk filmlerinden itibaren tutkuyla takip eden herkes. Antonio Banderas hayranlarını ise oyuncunun çok uzun süredir gösterdiği en iyi performansı bekliyor. Bir de, adam güzel yaşlanmış.
Kimler izlemesin? Volver gibi bol kadınlı, tutkulu, şenlikli bir Almodovar filmi bekleyenler hayal kırklığına uğrayabilir. İçinde Yaşadığım Deri, yönetmenin en karanlık filmi.
Sinemada kraliyet tahtına oturanlar
İngiliz kraliyetiyle ilgili iz bırakan altı film. Listemize ekleyecekleriniz var mı?Hangi filmleri atladık? Listemize girmeyen, sevdiğiniz filmler var mı? Yorum bölümüne bekliyoruz.
The King’s Speech (Zoraki Kral)
Bu senenin Oscarlarında En İyi Film ve Yönetmen dahil olmak üzere dört ödül kazanan film, Kral VI. George’un kekemeliğinin üstesinden gelmesini anlatıyor. Kardeşinin tahttan çekilmesinden sonra kral olan VI. George, II. Dünya Savaşı’nın başında radyoda yapacağı konuşmaya sıradışı konuşma terapisti Lionel Logue’un yardımıyla hazırlanıyor. Tarihi konuşma Tom Hooper’ın yönettiği filmin belkemiğini oluşturuyor.
Kralı kim canlandırdı? Colin Firth
Bunu biliyor muydunuz? Senarist David Seidler gençliği boyunca kendi kekemeliğinin üstesinden gelmeye çalışmış.
The Kids are All Right ‘aile’yi parçalayıp, yeniden yapıştırıyor
Ailenin ne olduğu, nasıl işlediği, neye dönüştüğü üzerine yetişkin bir film bulmak gerçekten zor. O kadar hassas bir ayar üzerinde var olan bir sistem ki aile; yazanın da, yönetenin de, izleyenin de kendi takıntılarından uzaklaşıp zaaflarını filme yüklememesi kolay iş değil.Ya Ordinary People, The Ice Storm ve Revolutionary Road’da izlediğimiz gibi aile sallana sallana, feci bir şekilde çöküyor. Ya da Amerikan dizilerinde, Focker ailesinde gördüğümüz gibi örgütlü bir yanılsamalar sistemi içinde kendi yağında kavrulup, kanser olmak yerine yaşam boyu tansiyon hastası olmayı tercih ediyor.
Artık başlı başına bir türe dönüşen bağımsız sinema ise aile konusunda taşı gediğine oturtuyor, umudunu kaybetmeden ailenin çekirdeğine iniyor ve işleyen/işlemeyen ne varsa gözümüzün önüne koyuyor.
‘Mainstream’ sinemayla başarılı evlilikler yapan bağımsız filmler ise bir adım ileri gidip, yeni yüzyılın işlevsel ailesini tanımlıyorlar. Her sene bir tane çıkıyor, bir Little Miss Sunshine, bir Juno geliyor sinemalara. Bu sene de kısmet Lisa Cholodenko’nun filmi The Kids are All Right’a düşüyor.
Yazının devamı !f Blog'da
!f 2011: Fantastik Filmler’de sınır yok
“All great films, without exception, contain an element of ‘no reason’” Lastik/Rubber!f Istanbul’un Fantastik Filmler’i hayal gücünün sınırlarını zorlamaya devam ediyor. Canlanan nesneler, alışık olmadığımız türden psikanaliz seansları, son model animasyon teknolojileri, dünyayı işgale hazırlanan uzaylılar, uzayda hayat arayan insanlar hepsi bu senenin altı Fantastik Filmi’nde.
Tamamen iki farklı zevke hitap eden ama benzer uçukluktaki iki animasyon televizyondan sinemaya yolculuklarında !f izleyicileriyle buluşuyor. Kankalar’ın Lascarları, yaz tatillerini uyuşturucu satmanın en havalı iş olduğu, Paris’in gettolarından birinde geçiriyorlar. Bu özgün Fransız animasyonu abartılı 2D karakterleri 3D arka plan ve efektlerle birleştiriyor, üstüne de klasik hip hop şarkılarıyla dolu bir soundtrack ekliyor. Popüler bir televizyon dizisinden uyarlanan bir başka animasyon Gintama’da geleneksel ve futuristik bir Japonya iç içe geçiyor. Filmin kahramanı Gintoki Sakata savaşçı Samuray ruhunu kuşanarak, geçmişle gelecek arasında bir yerlerde uzaylı Amantolarla savaşıyor.
Yazının devamı !f Blog'da
Beyaz erkeklerin hakimliğinde aynı tas aynı Oscar
Beş sene önce Brokeback Mountain sekiz dalda Oscar'a aday gösterildiğinde eşcinsel sinema ve çok boyutlu eşcinsel karakterler popüler, 'mainstream' sinemaya sonunda giriş yapıyorlar diye sevinmiştik. Piyasadaki hemen hemen tüm ödülleri alıp, En İyi Film Oscarını alamadığında da bu kadar çabuk sevinmemek gerektiğini görmüştük.
Geçen sene de, benzer bir şekilde bir kadın yönetmen 'The Hurt Locker'la Kathryn Bigelow) ve Afro-Amerikalı - bize göre hala zenci - bir senarist (Precious'la Geoffrey Fletcher) ilk defa Oscar aldığında benzer bir değişime, pek de inanmadan, umutlanmıştık.
Bu seneki adaylarla da aynı tas aynı Oscar olduğunu bir kez daha gördük. Ana ödüllerdeki adayların neredeyse hepsi beyaz. En İyi Film adayı iki filmin kadın yönetmeni ise Yönetmen adayları arasında değil (The Kids are All Right ve Winter's Bone).
Yönetmenlerin hepsi, her zamanki gibi, beyaz erkekler. Amerikalı yazarlar, Inception'ın yönetmeni Christoper Nolan neden aday olmadı diye bas bas bağırırken, Lisa Cholodenko ve Debra Granik'in pas geçilmesi kimseye garip gelmiyor.
Devamı olmayan filme film demem

Entertainment Weekly dergisi Amerikalı okuyucularına, 2011 yılında gösterime girecek filmler arasında en heyecanla beklediklerini listelemelerini istemiş. Sonuç şöyle bir şey çıkmış:
Scream 4
Thor
Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides
The Hangover Part II
Green Lantern
Harry Potter and the Deathly Hallows — Part 2
The Twilight Saga: Breaking Dawn — Part 1
Listede devam filmi olmayan iki film var, onlar da süper kahraman filmi. Yani, 2012 ya da 2013’de en çok beklenen filmler arasında muhtemelen bunların devam filmleri, Thor II ve Green Lantern: Rise of the Unimaginative Audience yer alacak.
Yazının devamı !f Blog'da
Film karakterlerinin isimlerinden öğrendiğim bir şeyler var

İsimlerimizin kızılderililerinkiler gibi derin anlamları olması hoş bir şey. Mesela Emrah, “saz çalıp oynayan” demekmiş. Pelin de, dünyanın en zehir içkisi absentin yapıldığı otun adı. Hazırladığı dehşet kokteyllerle erkeği göbek attırmaya çalışan kadının hikayesini anlatan bir kısa film çeksek, isimler hazır yani.
Türk sinemasında da çoğu zaman isimler aynen böyle seçiliyor. Şu anda gösterimdeki iki popüler film New York’ta 5 Minare ve Prensesin Uykusu’ndaki karakterlerin isimleri durumu gayet güzel özetliyor.
Mahsun Kırmızıgül ve Mustafa Sandal, Amerikan ekolünden iki zıt karakterdeki polisi oynuyorlar. Birisi Doğulu Kürt, diğeri şehirli aydın. İsimler: Fırat Baran ve Acar Aydın. Fırat Baran’la hele bir taşla iki kuş vuruluyor, hem etnik hem coğrafik kökeni şıp diye anlıyoruz.
Eclipse: Tutuk vampirler destanı

Kafası karışık ergen kızlar, ergen kızların anneleri, ergen kız annesi olacak yaşı çoktan geçmiş bekar kadınlar, romantik aşkın kaybolmasına iç geçirenler, cinsiyet rollerinin karmaşıklığına kafa yoranlar, doğaüstünün iyi bir metafor olduğuna yürekten inananlar. Birazcık sinemaya giden, televizyon dizilerini takip eden, popüler kültürle haşı neşir herkese, her keseye uygun bir vampir bulmak mümkün bu aralar.
Günbatımına yeni uyanmış, biraz kanlı biraz çapaklı gözleriyle, kendilerine hayran ölümlülere iştahla bakan vampirleri bir süredir her dört televizyon dizisinden birisinde görmek mümkün. True Blood’ın şehvetli, The Vampire Diaries’in ergenlerin arasına kamufle olmaya çalışan ve de yeni dizi The Gates’in ev kadını vampirlerinin arasından bu hafta sıyrılan tanıdık başka bir vampir var karşımızda: Edward Cullen.
Gökyüzünün farklı hallerinden her sene biraz daha fazla para pompalayan Twilight serisinin, ikinci filmi New Moon'dan sonra Eclipse de bu hafta sinemalarda. Yaşıtları arasında kendine yer bulamayan, kafası karışık bir genç kızın, Atatürk Samsun’a çıkmaya hazırlanırken vampire dönüştürülen genç görünümlü bilge bir adama tutulmasından çok ay tutulmasından ismini alan üçüncü filmin, bir önceki filmden farkını anlamak pek kolay değil aslında.
Beyazperdede ayrı telden çalan anneler
Tüm anneleri aynı kategoriye sıkıştırıp, onları cefakar, şefkatli ve de daimi verici insanlar olarak tanımladığımız, biraz duygusallıkla tüm günü onlara ayırdığımız o korkutucu güne çok az kaldı. sulugreyfurt’ta çocuk yazılarımız sona ermeden, beyazperdenin farklı boylar, tipler ve karakterlerdeki annelerini hatırlayalım. Cefakar anneden arıza anneye, hayalet anneden erkek anneye, hepsi burada.
Fedakar anne: ‘Stella Dallas’
Yazar Olive Higgins Prouty’nin kızının ölmünden sonra yazdığı roman üç kere sinemaya uyarlandı. Çocuğu için her şeyi feda eden anne tipinin belki de en önemli örneği olan bu hikayenin en önemli sinema uyarlaması Barbara Stanwyck’in anneyi oynadığı. Özellikle son sahne içinizi parçalayabilir.
Arkadaş anne: ‘Terms of Endearment’
Beş Oscarlı bu film, Shirley MacLaine ve Debra Winger’ın 30 yıllık bir süre içerisindeki inişli çıkışlı ilişkisini anlatıyor. 1983 yapımı film, Emma’nın doğumuyla başlıyor ve ikilinin yıllara yayılan, sürekli didişmeyle güçlenen bağını anlatıyor. En etkileyici anne-kız filmlerinden, fakat son yarım saati için bir paket Selpak gerekiyor.
Hollywood büyük yazar ve şairlerden ne istiyor?

Tolstoy’un ölmeden önceki son bir yılını anlatan The Last Station, belki de Tolstoy’dan çok, daha gündelik dertlerle boğuşan karısı Sofya’ya odaklandığı için ilgiyle izlenen bir film. Gene şu anda sinemalarda oynayan Bright Star, İngiliz edebiyatının son romantiklerinden olmasa da son Romantik şairi olan Keats’in Fanny Brawne’la yaşadığı aşkı anlatıyor. Filmi, iyi bir biyografiden çok iyi bir aşk filmi olarak izlemek daha hayırlı olur.
Hollywood’un gerçek yaşam hikayelerine bayıldığını, biyografik filmleri elinden geldiğince romantik ve dramatik bir hale dönüştürme eğilimli olduğunu çoktan biliyoruz. Kostümü, dekoru, sanat yönetimini, senfonik film müziğini ve de çeşit çeşit aksanı en iyisiyle yapan Hollywood için, hazır hayat hikayeleri bulunmaz nimet. Hele bir de, bu hayat hikayelerinde örselenmiş çocukluklar, tutkulu aşklar, bağımlılık ve biraz da delilik varsa, bekle beni Oscar.
Beyazperdeye damgasını vuran kraliçeler
Bir zamanlar bir kraliçeyi ya da bir fahişeyi oynamak, Oscar adaylığının da garantisiymiş. Gerçi şimdi de durum pek farklı diyemeyiz. Bette Davis’ten Angelina Jolie’ye birçok kadın oyuncu kostümünü giyip, bir kadın hükümdarı sinemada canlandırdı. Kimi Helen Mirren gibi dört ayrı kraliçeyi oynadı. Kimi Judi Dench gibi, altı dakikalık bir kraliçe rolüyle Oscar aldı. Bu hafta gösterime giren The Young Victoria, 60 yıldan uzun bir süre İngiltere Kraliçesi olan Victoria’nın eregenlik yıllarını ve kraliçeliğinin ilk zamanlarını anlatıyor. Kraliçe olmanın kabarık etekler giymekten çok daha fazlası olduğunu gösteren, sinema tarihinin iz bırakan kraliçelerine bakalım.
Elizabeth I
Hangi filmlerde gördük? ‘Elizabeth’ ve ‘Elizabeth: The Golden Age’
Kim oynadı: Cate Blanchett
25 yaşında tahta geçip, her türlü entrikayla başa çıkarak 45 yıl iktidarda kalan Bakire Kraliçe, sinemada Bette Davis’ten Glenda Jackson’a kadar birçok kez canlandırıldı. Cate Blanchett’a kadar tüm Elizabeth’ler ya acı çeken kadınlar ya da acımasız politikacılar olmuştu. Kızıl saçları, bembeyaz teniyle Blanchett, deneyimsiz ama öğrenmeye hazır, bakire ama cinsel dürtülerini törpüleme gereği duymayan ve her türlü zarafetiyle yenilmemeye kararlı bir kraliçe olarak sinema tarihine geçti. İktidarını bir erkekle paylaşmayı reddeden Elizabeth, Blanchett sayesinde oyunun kurallarını en ufak ayrıntısına kadar öğrenmiş, güçlü bir kraliçe olarak aklımızda kalacak.
Amerikan lisesinde hızlı zamanlar
En ufak ayrıntısına kadar bildiğimiz Amerikan lise hayatı, 1950’lerden beri Hollywood sinemasının en sevdiği mekanlardan biri. Futbolcu-inek çatışmaları, hayati amigo kız seçmeleri ve de mezuniyet balolarıyla lise filmlerine ve mezunlarına başarılar diliyoruz
Futbolcular ve futbolcu olmayan herkes, amigo kız seçmeleri, dolaplara iliştirilen notlar, sevimsizlikle terbiyesizlik sınırında dolaşan şakalar, kafeteryada oturacak bir yer bulmak için çekilen eziyetler, okul sonrası ceza nöbetleri, ilk aşkla patlayan hormonlar ve de her şeyi taçlandıran okul balosu. Geniş koridorlarından bıkkın öğrencilerin yayılarak oturduğu sıralarına Amerikan lisesi, çoğumuz için kötü bir rüyaya tekabül eden kendi lise günlerimizden daha tanıdık geliyor. Hollywood’un ve televizyonun bitmeyen, dahası sürekli yeniden beslenen ilgisi sayesinde Amerikan lisesi tüm dünyanın toplu bilincinde köşebaşındaki bir yer gibi. Film zevkiniz ya da Hollywood sinemasına yaklaşımınız nasıl olursa olsun, lise filmleri türlerüstü bir gizli zevk kaynağı olmaktan şaşmıyor.
Kızım (ya da oğlum) olmadan asla
Hayatınızın bir döneminde ünlü bir oyuncu olma hayali kurmuşsunuzdur herhalde. Peki ya annenizle aynı filmde oynama fikri nasıl geliyor kulağa? Ya da babanızın yönettiği bir filmde oynamak? Biraz hayal sınırlarını zorluyor gibi gözükse de, sinema tarihi anne ya da babasıyla aynı filmde çalışmış oyuncularla dolu. Sinemayı aile işine dönüştüren, dışarıya oyuncu vermeyen ünlü anne babaları ve de çocuklarını hatırlayalım.
Laura Dern, Diane Ladd
Titrek sesli Dern ve annesi iki filmde beraber oynadılar: Rambling Rose ve Wild At Heart. Her iki filmde de anne kızı oynayan ikili, Rambling Rose filmindeki rolleriyle de Oscar’a aday olarak, bir ilke imza attılar. Laura Dern, filmdeki masturbasyon sahnesinde annesinin sette olmamasını istemiş.Gwyneth ve Bruce Paltrow, Blythe Danner
Babasının yönetmenlik yaptığı karaoke filmi Duets’te oynadıktan bir süre sonra babasını kaybeden Gwyneth Paltrow, kısa süre sonra genç yaşta intihar eden Amerikalı şair Sylvia Plath’i canlandırdığı Slyvia filminin çekimlerine başladı. Bu filmde de, Sylvia’nın annesini Paltrow’un gerçek hayatta annesi olan Blythe Danner oynadı.Yazının devamı sulugreyfurt'ta
Türk sinemasının çocukları: Size baba diyebilir miyim?
1970’lerde porno filmlerin Türk sinemasının ırzına geçtiği dönemden hemen öncesinde, Yeşilçam bir başka sömürüye imza atar ve çocuk oyuncular yetişkinlerle aynı sayıya ulaşır. Ayşecik’in başı çektiği bücür karakterler, boyutları küçük olsa da bilgelikte sınır tanımazlar. Türk sinemasının büyümüş de küçülmüş hayat yorgunlarını hatırlayalım
Ufacık vücutlarına yakışmayan kocaman sözleri, çipil gözleri, acı dolu hikayeleriyle çocukların sinema tarihimizde hatırı sayılır bir yeri var. Yarım yüzyıldır beyazperdeyi işgal eden altı, yedi yaşlarındaki bu küçük oyuncuların bir dönem başrol oyuncularının yarısını oluşturduğunu biliyor musunuz? Tabii bu sözünü ettiğimiz Türkiye’de olunca, durum çocuk işçiliğine ve çocuk masumiyetinin arsız sömürüsüne dönüşüyor. Agah Özgüç’e göre sinemamızın ilk çocuk oyuncusu, 1934 yılında Bataklı Damın Kızı Aysel’de rol alıyor. 1950’lerde ise, içine çocuk eklenen melodramların ağlatma katsayısının tavana vurduğu keşfediliyor. Bu dönem beyazperdedeki çocukların kimi aileleri tarafından terk ediliyor, kimi evlilik dışı doğdukları için mahallenin çocukları tarafından ‘piç’ damgası yiyor ve hemen hepsi küçücük hayatlarına inanılmaz trajediler sığdırıyorlar. O dönemde çevrilen birkaç filmin adı durumun vahametini gösterir herhalde: Bırakılan Çocuk, Evlat Acısı, Yetim Yavrular, Evlat Hasreti, Bir Yavrunun Gözyaşları.
Yazının devamı sulugreyfurt'taHeath Ledger, 1979-2008
Hollywood kurallarına uymayı reddeden, farklı türlerde oynamaktan korkmayan, önümüzdeki yaz Batman’in en büyük düşmanı Joker olarak seyredeceğimiz Heath Ledger, geçtiğimiz Salı günü New York’taki evinde ölü bulundu. Kendisini ‘Brokeback Dağı’ ve ‘Candy’ filmlerindeki dibe çökmüş aşık rolleriyle hatırlayacağız
Yeni açıklanan Oscar adayları, Sundance Film Festivali ve hala devam eden yazarlar grevinin ortasında Hollywood’la ilgili tüm konuşulanları susturan haber geçtiğimiz Çarşamba sabahı geldi. Heath Ledger’in zamansız ölüm haberi. Her genç insanın ölümü gibi şaşkınlık, şok ve insanın içini sıkan bir umutsuzlukla karşılanan Avusturalyalı aktörün ölüm haberi, kimisinin aklına 2 yaşındaki kızını, kimisine de Brokeback Mountain'daki Ennis Del Mar’ın filmin sonlarına doğru hayatının aşkına sarılarak ağladığı sahneyi hatırlattı. 22 Ocak öğleden sonra, New York’taki evinde ölü bulunmasının haberi kulaktan kulağa dolaşırken, ilk tepki yanlış bir şey duyma duygusu oldu. Cep telefonuna gelen ‘Heath Ledger öldü’ mesajına, bir Hollywood yapımcısının cevabı şöyle oldu: ’Kariyeri mi?’ Kısa sürede bir basın açıklaması yapan ailesi, ölümünün intihar ya da uyuşturucu bağlantılı olmadığını vurgulamak için, Ledger’in ölümününün önündeki ‘zamansız’ sözcüğüne ‘kazayla’ sıfatını ekledi. Yakın zamanda ayrıldığı sevgilisi, kızı Matilda’nın annesi ve Brokeback Mountain’daki rol arkadaşı Michelle Williams ise ölüm haberini film çekimi için gittiği İsveç’te aldı.
Dr. Parnassus: Heath Ledger’ın hakiki son rolü

Yönetmen Terry Gilliam’ın son filmi The Imaginarium of Doctor Parnassus derli toplu ve sıcak bir film olduğunu düşünmek gerçekten şaşırtıcı. Şaşırtıcı, çünkü herhangi bir Gilliam filmi için ‘derli toplu’ ve ‘sıcak’ sözcüklerinin akla gelmesi alışkın olduğumuz bir şey değil. Hele bu film için, hiç değil.
Dr. Parnassus, zamanında Brazil, Baron Munchausen’ın Maceraları ve bir dolu Monty Python’ filminden sorumlu, hayal gücünü delilik sınırına taşımaktan şaşmayan bir yönetmenin son filmi.
Yönetmen bu kadar deli olunca, hayranlar da o kadar sıkı oluyor. Gilliam’ın fantastik bir filmin çekimlerine başladığını duyan hayranlar, çekimlerin ilk haftalarından itibaren Dr. Parnassus hakkında konuşup yazmaya başlayıp, kısa süre içinde filmin en çok beklenenler arasında hızla yükselmesini sağladılar. Gilliam’ı bilen bilmeyen herkesin filmin adını duyması ise, başrol oyuncusu Heath Ledger’in filmin çekimlerinin ortasında ani ölümüyle oldu.
Hamam ya da Türk banyosu
İtalyan-Türk ortak yapımı yönetmenimiz Ferzan Özpetek’in ilk filmi olma gibi önemli bir özelliği olan Hamam’ı, Türkiye’de ve dünyanın çeşitli yerlerinde iyi niyetli sinemaseverlerin Özpetek’i bağrına bastığı film olarak da hatırlayabiliriz. Istanbul’a, geleneklerimize ve arkadaşlık-cinsellik arasında dolaşan erkekler arası yakınlığa, hem Batı’dan hem de buradan bakan, iki tarafa da haksızlık etmemeye çalıştığı için kafası karışık bir film olan Hamam, bir yandan da Özpetek’in en samimi filmi olarak karşımıza çıkmıştı 10 yıl önce.
Robotlar yaşadıkça
Bu hafta gösterime giren, David Bowie’nin oğlu Duncan Jones’un ilk yönetmenlik denemesi Moon'un tüm kadrosu ay üssünde bir görev için bulunan bir astronot ve bir robottan oluşuyor. Her zaman kibarlığını koruyan, ama bir yandan da geçmişte gördüğümüz kimi robottan dolayı bir türlü güven duyamadığımız robot Gerty’yi tanıtırken, sinemanın unutamadığımız robotlarına da bir göz gezdirelim.
Can yoldaşı robot: Gerty
Nerede gördük? MoonBilinmeyen bir gelecekte güneşten yeni bir enerji kaynağı elde edilmeye başlanır ve bu işlem ayın göremediğimiz yüzünde gerçekleşir. Bu operasyonu yöneten tek kişi üç yılını bir ay üssünde geçirir. Sam’in yalnız günlerinde tek arkadaşı, Kevin Spacey’nin sesiyle konuşan robot Gerty olur. Gerty, arkadaşı/sahibinin yemeğini hazırlar, yaralarına merhem sürer, geyik muhabbeti yapar ve Sam hüzünlendiğinde metalik parmaklarını usulca omuzuna koyar. Sıcak ses tonunda her zaman bir mesafe hisedilen Gerty iyi gün dostu olduğunu fazlasıyla kanıtlar, ama kriz durumunda Sam’in yanında olacak mıdır?







