Iran’s success in Oscar race: When film wins over politics
Yesterday morning, Iranians woke to the news of “victory over Israel,” declared all over state TV. It was victory all right, and it was victory over Israel. But it was also victory over Belgium, Canada and Poland, as well. Sunday night’s win was Iran’s first ever Oscar, with the award for Best Foreign Language Film going to director and writer Asghar Farhadi’s drama A Separation.
Upon the film’s win in the world’s biggest movie award ceremony, the Iranian state was quick to change its earlier nonchalant attitude. The hard-liners who had previously dismissed A Separation - for its not-so-positive portrayal of the country, its take on gender inequality and its sub-plot involving Iranians’ desire to leave the country for better lives elsewhere - were silent in the face of the celebrations across country.
Click here for full article (Hürriyet Daily News)
Oscars bring Iran and Israel together
It’s not everyday you see a prestigious list of five countries that put Iran and Israel next to one another, asking the representatives from both countries to wear their tuxes or their evening gowns and enjoy an evening of celebration, laughter and happy tears in the United States. What’s more, Turkey was so close to being on the same list.
The list has nothing to do with nuclear arms and the ever-tangled politics of the Middle East. It’s the Oscars, and the list is the nominees for the Best Foreign Language Film. If Turkish director Nuri Bilge Ceylan’s Grand Prix winner in Cannes, Bir Zamanlar Anadolu’da (Once Upon A Time in Anatolia), a very likely contender until the announcement of the shortlist of nine films, was nominated for the category, it would definitely have marked a moment in history.
If Turkey had been nominated, say, instead of Canada or Poland, the irony would make many smile, with Belgium, the high and mighty center of Europe, being one of the other nominees as well. Turkey, once again, would be stuck between the two global power games, next to the Middle East and the European Union, not too keen to make Turkey one of their own.
Still, Iran and Israel, two countries not exactly fond of each other, will be competing for the Academy Award for Foreign Language Film come the award ceremony Feb. 26. In fact, Joseph Cedar, the director of Footnote, the nominee from Israel, said there was “something poetic” about Israel and Iran both being nominated.
Click here for full article (Hürriyet Daily News)
The Iron Lady
The Iron Lady, yaşlı bir teyzenin bakkaldan süt almasıyla başlıyor. Bizimse ilk düşünüdüğümüz, film nasıl çıkarsa çıksın Oscar’a kadar uzanacak bir oyunculuk izleyeceğimiz. Yaşlı teyze, İngiltere’nin ilk (ve tek) kadın başbakanı Margaret Thatcher. 20. yüzyılın en önemli liderlerinden Demir Leydi’yi canlandıran isim ise Meryl Streep.
Film, Thatcher’ın bunama noktasına geldiği yaşlılığı, liderliğe uzanan yolculuğunda gençliği ve taviz vermeyen liderliğiyle başbakanlık dönemi arasında gidip geliyor. Hala yaşayan ve saygı duyulduğu kadar (belki de daha çok) nefret edilen bir lideri perdeye taşımak kolay bir şey değil. Yönetmen Phyllida Lloyd, elinden geldiğince objektif bir anlatım yakalamaya çalışsa da, çoğu zaman klişelerle dolu ve zaman zaman ürkek bir anlatımla kolaya kaçıyor. Meryl Streep ise, üçüncü Oscar’ı için sesine ayar veriyor, saçlarını kabartıyor, ellerini birer demir yumruğa dönüştürüyor.
Nesi iyi? Tabii ki de Merly Streep’in oyunculuğu. YouTube’da biraz Thatcher görüntülerine göz gezdirirseniz, filmi izlemenize gerek bile kalmayabilir.
Nesi kötü? Film, Thatcher’ın bunamaya yüz tuttuğu yaşlılığına gereksiz bir duygusallıkla yaklaşıyor ve fazla yer ayırıyor. Politik bir film bekleyenleri ise sıkı bir hayal kırıklığı bekliyor.
The Kids are All Right ‘aile’yi parçalayıp, yeniden yapıştırıyor
Ailenin ne olduğu, nasıl işlediği, neye dönüştüğü üzerine yetişkin bir film bulmak gerçekten zor. O kadar hassas bir ayar üzerinde var olan bir sistem ki aile; yazanın da, yönetenin de, izleyenin de kendi takıntılarından uzaklaşıp zaaflarını filme yüklememesi kolay iş değil.Ya Ordinary People, The Ice Storm ve Revolutionary Road’da izlediğimiz gibi aile sallana sallana, feci bir şekilde çöküyor. Ya da Amerikan dizilerinde, Focker ailesinde gördüğümüz gibi örgütlü bir yanılsamalar sistemi içinde kendi yağında kavrulup, kanser olmak yerine yaşam boyu tansiyon hastası olmayı tercih ediyor.
Artık başlı başına bir türe dönüşen bağımsız sinema ise aile konusunda taşı gediğine oturtuyor, umudunu kaybetmeden ailenin çekirdeğine iniyor ve işleyen/işlemeyen ne varsa gözümüzün önüne koyuyor.
‘Mainstream’ sinemayla başarılı evlilikler yapan bağımsız filmler ise bir adım ileri gidip, yeni yüzyılın işlevsel ailesini tanımlıyorlar. Her sene bir tane çıkıyor, bir Little Miss Sunshine, bir Juno geliyor sinemalara. Bu sene de kısmet Lisa Cholodenko’nun filmi The Kids are All Right’a düşüyor.
Yazının devamı !f Blog'da
Beyaz erkeklerin hakimliğinde aynı tas aynı Oscar
Beş sene önce Brokeback Mountain sekiz dalda Oscar'a aday gösterildiğinde eşcinsel sinema ve çok boyutlu eşcinsel karakterler popüler, 'mainstream' sinemaya sonunda giriş yapıyorlar diye sevinmiştik. Piyasadaki hemen hemen tüm ödülleri alıp, En İyi Film Oscarını alamadığında da bu kadar çabuk sevinmemek gerektiğini görmüştük.
Geçen sene de, benzer bir şekilde bir kadın yönetmen 'The Hurt Locker'la Kathryn Bigelow) ve Afro-Amerikalı - bize göre hala zenci - bir senarist (Precious'la Geoffrey Fletcher) ilk defa Oscar aldığında benzer bir değişime, pek de inanmadan, umutlanmıştık.
Bu seneki adaylarla da aynı tas aynı Oscar olduğunu bir kez daha gördük. Ana ödüllerdeki adayların neredeyse hepsi beyaz. En İyi Film adayı iki filmin kadın yönetmeni ise Yönetmen adayları arasında değil (The Kids are All Right ve Winter's Bone).
Yönetmenlerin hepsi, her zamanki gibi, beyaz erkekler. Amerikalı yazarlar, Inception'ın yönetmeni Christoper Nolan neden aday olmadı diye bas bas bağırırken, Lisa Cholodenko ve Debra Granik'in pas geçilmesi kimseye garip gelmiyor.
Oscar sunucularına şaşırmak ya da şaşırmamak

Oscar takviminin kutsal ayları tıkır tıkır işlemeye başladı bile. Aralık ‘Neden seçilen sunucu(lar) yanlış?’ ayı. Ocak ‘Kimler aday olacak?’, Şubat ‘Oscar yarışında kimlerin hiç şansı yok?’ ayları. Bir de Oscar sonrası var. Mart da, ‘Kimin hakkı yendi?’ ayı.
Şubat sonunda gerçekleşecek 83. Oscar töreninin sunucuları bu hafta açıklandı: James Franco ve Anne Hathaway. Açıklanır açıklanmaz da, tüm dünyadaki sinema ve ödül düşkünleri kolektif olarak şoka girip, ilk tepki olarak ‘Ne alaka şimdi bu ikisi?’ dedik.
Peki neden bu kadar şaşırdık? Ve her sene neden aynı heyecanla sunucular konusunda şaşırmaya devam ediyoruz? Basit bir nedeni var aslında. Oscar yapımcılarının, töreni düzenleyenlerin sunucu(lar) konusunda istikrarlı bir yaklaşımları, törenin tarzına uygun belirli bir sunucu prototipi yok. Daha ileri gidip, Oscar töreninin belirli bir tarzı olmadığını bile söyleyebiliriz. Bu da, daha önce Oscar sunmamış biri olduğu sürece herhangi bir ismin sürpriz olacağı anlamına geliyor.
Yazının devamı !f Blog'da
Oscarlarda kadınlar, siyahlar ve gençler
Bu senenin Oscarlarında, bir kadının tarihte ilk defa Yönetmen Oscarını alması, sonrasındaki militarist algılanan konuşması ve anne-babasından törene gelmek için izin almak zorunda kaldığını düşündüğümüz genç sunuculur dikkatimizi çekti
Oscar demek öncesinde tahmin, sonrasında da dedikodu ve ahkam kesmek demek. Bu senenin Oscar töreni, Akademi’nin izlenme oranlarını kimi zaman akıllıca, kimi zaman zavallı bir çabayla arttırma çabaları, ilk defa bir siyahın Senaryo ve bir kadının da Yönetmen Oscarlarını almalarıyla pop kültür tarihinde yerini aldı. Precious'daki rolüyle hak ettiği Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarını kazanan Mo’nique, kızgınlığı ve aynı kategoride aday olan diğer kadınlara kabalığıyla hepimizi şaşırttı. Mo’nique Oscar’ına sıkı sıkıya yapışarak, Akademi’ye “politikalara prim vermeyip, performansı” ödüllendirdikleri için teşekkür etti. Burada kast ettiği politikanın Irak’la falan ilgisi olmadığını sonradan öğrendik. Mo’nique meğer filmini tanıtarak, Oscar kazanma şansını arttıracak bir dolu yemeğe, törene katılmayı reddetmiş. Kimsenin sonrasında cesaret edip soramadığı soru ise Oprah’nın aylardır filmi kimsenin izlemediği bir filmden Oscarlara götüren kampanyası hakkında ne düşündüğüydü.
Oprah hem Precious'ın izlenmesini sağlayarak, filme iki Oscar gitmesini sağladı (diğeri Uyarlama Senaryo), hem de sahnede Kadın Oyuncu Oscar adayı, filmin başrol oyuncusu Gabourey Sidibe’ye övgüler yağdırıp, genç kadını son model ‘Külkedisi’ ilan etti. Biz de bu arada, filmle ilgisi olan tüm kadınların, Oprah, Sidibe, Mo’nique ve Mariah Carey’nin mavinin bilumum tonlarında giyinmiş olduklarını fark ederek, konuşmanın bir kısmını kaçırdık.
İnceysen sahneye

Pandora-Irak ve eski eşler savaşında gecenin yıldızı The Hurt Locker oldu ve yönetmen Kathryn Bigelow, Oscarını kendisi kadar şanslı olmayan bir başka kadın yönetmen Barbra Streisand’dan aldı. Streisand’ın da dediği gibi, ‘Zamanı gelmişti.’ Bigelow’un Oscarını askerlere, hatta hızını alamayıp itfaiyecilerden, sağlık çalışanlarına adaması, sonrasında ‘üniforma sevici’ olarak tarihe geçmesine neden oldu. Oscarların da çok muhalif bir tören olduğu söylenemez zaten. Dört yıl önceki Brokeback Mountain’ın eşcinsel sinemaya ve sinemacılara etkisi düşünülürse, Oscar’ı bir kadın yönetmenin kazanmasının kadın sinemacılara neler yapacağını da tahmin edebiliriz: Hiç bir şey.
İzlenme oranlarını arttırmak için önce Film adaylarının sayısını 10’a çıkaran Akademi (böylece Amerikalılar’ın izlemiş olduğu filmlerden en azından birkaçının aday olması garanti olmuş oldu), törene de genç sunucular eklemeyi uygun görmüştü. Steve Martin’in Twilight'ın yıldızları Kristen Stewart ve Taylor Lautner’ı sahneye çağırırken söyledikleri belki de doğruydu: ‘Ödülü sunacak bu iki kişi Alec Baldwin ve beni tanımıyor olabilir.’ Genç sunucular arasında Amanda Seyfried, Zac Efron, Kadın Oyuncu adayı Carey Mulligan ve anlamsız bir şekilde Miley Cyrus bulunurken, nedense Precious'ın genç oyuncusu Gabourey Sidibe atlanmıştı. 100 kilo, tabii ki de sahneye biraz fazla gelmişti.
14 Mart 2010'da Akşam Pazar'da yayımlandı.
Hope comes from the dark in ‘Precious’

Released less than a week after the Oscars, when you watch Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire, you will lose faith in the Academy for honoring Sandra Bullock over Gabourey Sidibe as Best Actress, and then you’ll restore that faith by remembering that the movie won the Best Adapted Screenplay, beating such strong contenders like Up in the Air and District 9.
The feeling you will get after watching Precious is quite similar to what you might feel towards the Academy Awards. How can such a depressing story brim with hope, without falling into the traps of a feel good movie? Precious, the leading character, is an obese black 16-year-old, mothering a child from her drug addict father with another on the way, and living with her abusive mother.
In the first moments we meet Precious, it’s impossible to understand how she’s feeling. The outer shell she has created to cope with the world has turned her face into a mask with no expression. We only get to learn how she’s feeling through her voiceover and the footage of her dreams: on the catwalk, signing autographs, wearing a feather boa, and her dreamy boyfriend picking her up with his bike.

A fest of acting
Then we get to see glimpses of expression in her face as she finds new meaning for her life, the glimmering of a possible light at the end of the tunnel. The hope comes in the form of an alternative school for troubled girls. Precious intuitively realizes that this might be the only possible hope she might get in a life destined for doom. Precious’s teacher, Ms. Rain, and a social worker, Ms. Weiss, probably see that glimpse of hope in her eyes. They see something altogether different than the many girls with problems they see on a regular basis.
Precious is one of those rare movies that everything feels right: the directing, writing, acting and the feeling that stays with you after the movie is over. Director Lee Daniels proves his innate talent in directing actors, taking Oscar-worthy performances from a newcomer and a stand-up comedian. You can’t help but ask the question Oprah asked Sidibe at the Oscars: “Where did that depth come from?”
In her Oscar-winning performance as the chain-smoking, bullying mother, Mo’nique brings an emotional nakedness to a role we haven’t seen for a long time. Mariah Carey as the social worker, Paula Patton as Precious’s teacher, and Lenny Kravitz as the nurse bring so much depth to their supporting roles, the film turns into a fest of acting. Director Daniels casts the most bizarre combination of actors, and touches them with his magic wand.
The Dude becomes the weary kind in ‘Crazy Heart’

A washed-up country star isn’t the most original character for Hollywood. In fact, washed-up anything is a good source material for Hollywood – and definitely Oscar material. Robert Duvall won an Oscar for his role as the forgotten country singer Mac Sledge in 1983. Last year, Mickey Rourke played a beaten wrestler. Although he didn’t win an Oscar with his performance in The Wrestler, Rourke received a nomination, and won every other award conceivable last year.
Just last week, Jeff Bridges took home a much-deserved and much-awaited Oscar (his first nomination was back in 1971) for Best Actor as the washed-up country singer Bad Blake in Crazy Heart.
First time director/writer Scott Cooper delves into difficult territory. In the first minutes of the movie, Bad Blake reminds someone over the phone, “I am 57, and I am broke.” Money is not the only problem for Blake as he consumes whiskey in almost every one of his waking hours, he plays in bowling alleys to a handful of audience members, and his former protégée Tommy Sweet has become a superstar with his songs.

Duvall hands the crown to Bridges
This is a story that’s been told over and over for years. That is precisely why it’s a dangerous territory for a director/writer to impress an audience with his debut film. Crazy Heart is a film that it would be hard to refrain from clichés. But Cooper knows what he’s doing, and he has chosen the perfect story to show to the world that a filmmaker of the first order is on the loose. Cooper knows about country music, he knows about country singers, but most of all, he knows about broken people.
Having left behind fame and four wrecked marriages, we meet Blake living life one day at a time. Or perhaps killing himself one day at a time. He’s not a self-pitying man, nor a self-destructive one. He just has no reason to go on. Then enters a younger woman into his life, a young journalist who sees through places in him he had long forgotten. Jean Craddock (Maggie Gyllenhaal in an Oscar nominated performance) perhaps does not bring a newfound zest for life for Bad Blake, but she definitely stirs something new in him.
Crazy Heart is a film that moves you not through big confrontations or tragedies, but through subtle performances. Both Bridges and Gyllenhaal breathe life into their characters through small moments that stay with you long after the movie. Colin Farrell plays Sweet Tommy, and handing the crown to Bridges, Robert Duvall plays Bad Blake’s friend, both in subtle but brilliant performances matching the leading actors. On another note, you will immediately want to download the Oscar-winning song, The Weary Kind, the ultimate cure for Crazy Heart withdrawal.
Oscars: The politics, the young and the restless
Accepting her well-deserved Best Supporting Actress award for her debut role as an abused mother in Precious, Mo’nique was unsurprisingly brazen and resentful – not to mention rude to her fellow nominees. Grabbing her Oscar, she thanked the Academy for rewarding the “performance not the politics.” This was, at the least, demeaning to the other nominees in her category. By “politics,” Mo’nique was not talking here about the domination of the nominees ballot (and later the awards) by a movie on the Iraq War, or about the Academy being a “white boys’ club.” When she later clarified for the press what she meant, she said she was referring to her refusal to attend the overwhelming number of events in Hollywood to promote her movie in hopes of heading the Oscar race.
The big question nobody asked was what was she thinking about Oprah’s months of campaigning to pull Precious out from obscurity?
Oscar'ı evde izleyeceklere birkaç tüyo

- Oscar yayını, Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan gece saat 1’de kırmızı halı görüntüleriyle başlayacak.
- Asıl tören saat 3’de başlıyor.
- Cnbc-e’de orijinal sesiyle gösterilecek yayın, NTV’de simultane çeviriyle verilecek.
- Digiturk’ü olanlar, E! kanalında farklı bir kırmızı halı yayını izleyebilirler.
- Kırmızı halıda dikkat edilmesi gereken en önemli şey, Yardımcı Kadın Oyuncu adayı Mo’nique’in bacaklarını tıraş edip etmemiş olacağı.
- Oscar töreni boyunca sık sık uzun reklam araları olacağı için, yanınızda bir kitap ya da birkaç dergiyi hazır bulundurun.
- İlk ödül Yardımcı Kadın Oyuncu’ya veriliyor. Havaya girmek için bu kategorinin adaylarını iyi öğrenin.
- Eski karı-koca olan James Cameron ve Kathryn Bigelow ya da ikisi birden sahneye çıkarlarsa, konuşmalarındaki alt metinlere iyi dikkat edin.
- Yanınızda bir Oscar aday tablosu bulundurun.
- Onlarca konuk arasında kimin ne giydiği hemen akıldan çıkıyor. Bir de kırmızı halı tablosu hazırlayın.
- En İyi Yönetmen ödülünü The Hurt Locker’la Kathryn Bigelow alırsa, tarihte ilk defa bir kadın yönetmenin Oscar alacağını unutmayın.
Oscarlar’da Pandora Irak’la savaşıyor
Oscar töreninin bu seneki en büyük derdi, her sene giderek düşen izlenme oranlarını yükseltmek; Oscar dendiğinde akan suların durduğu o eski günleri yeniden canlandırmak. Akademi, bu misyonla ilk başta En İyi Film adaylarının sayısını 5’ten 10’a çıkardı. Böylece insanların izlemiş olduğu filmlerin, yani komedi, bilim kurgu ve animasyonların da adaylar arasında olma olasılığını yükseltti.
Sonra geçen senenin dans eden, şarkı söyleyen, bir de yakışıklı sunucusu Hugh Jackman yerine, izleyicileri güldürme garantisi olan Alec Baldwin ve Steve Martin’e bu rolü verdi. Son çaba olarak da, ödül veren ünlülerin yaş ortalamasını giderek düşürerek, sahneye çağrılacak isimleri vampirler, kurtadamlar ve doğaüstü güzellikteki genç yıldızlarla doldurdu.
Akademinin kalbi temizmiş. Tüm bu çabaların üzerine, uzun süredir Oscarların tadı tuzu olan, yarışacak filmler arasındaki gerçekleşecek kıyasıya bir çekişme de eklendi. Daha doğrusu, iki film arasındaki kanlı bıçaklı bir çekişme. 2006 yılında Crash’in Brokeback Mountain’ı son anda ekarte ederek, En İyi Film Oscarı’nı almasından beri özlediğimiz tartışmalı bir yarış izleyeceğiz bu gece.
Haftaiçi bende kalsın, haftasonları Oscar’ı sen alırsın
![]()
9’ar dalda en çok adaylığı olan iki filmin yönetmeni James Cameron (Avatar) ve Kathryn Bigelow (The Hurt Locker), 20 yıl kadar önce, 2 sene süren bir evliliği de noktalamışlardı. Eski bir ilişkinin yeniden gündeme gelmesi bu olsa gerek.
İki filmin sıkı bir çekişme içinde olmasının nedeni dedikodu değeriyle pek de ilgili değil aslında. Bu iki film, sinemanın iki farklı yüzüne, iki ayrı toplumsal gücüne de işaret ediyor. Avatar, çığır açan görselliği, gelişmekte olan bir ülkenin gayri safi milli hasılasını aşan bütçesi, sıradan senaryosuyla sinemanın kafa dağıtmaya yarayan, patlamış mısırla tüketilen doğasının iyi bir örneği. The Hurt Locker ise, tüm bunların diğer ucunda duruyor. Tanınmamış oyuncularla, mütevazı bir bütçeyle çekilen bu bağımsız film, Irak Savaşı’nı bir melodrama düönüştürmeden, tüm çıplaklığıyla anlatıyor.
Avatar ve The Hurt Locker sinema denilen madalyonun iki yüzünü oluşturuyor. Oscarlar’da kimin öne çıkacağı da, Amerikan sinema endüstrisinin sinemayı algılayış şekliyle ilgili çok şey söyleyecek.
En İyi Film: 5 de yetmez 10 tane

En İyi Film kategorisinin diğer adayları arasında, sekiz adaylıkla Tarantino’nun Inglorious Basterds, bağımsız film yaklaşımını popüler sinemaya taşıyan yönetmen Jason Reitman’ın Up in the Air'i, geçen senenin en popüler bağımsız filmi Precious ve iki sene öncesinin En İyi Film galipleri Coen Kardeşler’in A Serious Man filmi bulunuyor.
Inglorious Basterds, hem Özgün Senaryo’nun en sıkı adayı, hem de Film kategorisinde en çok sürpriz yapma olasılığı bulunan film. Uyarlama senaryo ise, Up in the Air, Precious ve District 9 arasında kapışmalı geçecek.
Oyuncular: bu filmi daha önce görmüştük

İki oyuncu da aday oldukları filmlerde döktürmelerine karşın, Oscar’a yakın olmalarını başka nedenlere bağlamak gerekiyor. Akademi, kimi zaman geçmiş rollerin tümüne, temelde bir oyuncunun kariyerine ödül vermeyi çok seviyor. Bridges’ın, ilki 1971 yılında olmak üzere bu filmle beraber toplam 5 adaylığı bulunuyor. Sandra Bullock’un durumu ise, Julia Roberts’ın Erin Brockovich başarısının bir kopyası olabilir. İki filmin kadın karakterleri zaten fazlasıyla benzerlik gösteriyorlar.
Your guide to this year's Oscars

When Alec Baldwin and Steve Martin take the stage at this year’s Oscars as hosts, it won’t be all fun and jokes as Hollywood’ version of a bloody war will reach its culmination over during the ceremonies’ three hours.
Since the shocking win of Crash over Brokeback Mountain for Best Picture in 2006, the Oscars have become largely controversy-free.
This year, things are different. The Oscars have once again reclaimed their important role of showing us show what makes Hollywood tick as well as the true dynamics of the movie industry behind its façade.
Oscarlara En İyi Kadın Yönetmen kategorisi mi gerekiyor?
Gecenin bir yarısı uyanıp Oscar törenlerini canlı izleme gibi bir alışkanlığınız yoksa bile, bu Pazartesi sabaha karşı uyanıp en azından son birkaç ödülü izlemeye çalışın. Popüler kültür tarihine geçecek bir ana tanık olabilirsiniz: 81 yıllık Oscar tarihinde ilk kez bir kadının En İyi Yönetmen Oscarını kazanması.Yazının devamı sulugreyfurt'ta
Oscar filmleri, kısa kısa 4

The Reader
Toplu Batı bilincinin unutmamıza izin vermediği Nazi soykırımı bir kez daha kişisel bilinçlerimizde yerini arıyor. Sophie’s Choice’un Sophie’si ya da The Pianist’in garip isimli piyanisti gibi bir başka kişisel trajedi, bu sefer The Hours’un yönetmeni Stephen Daldry ve hak ettiği Oscar’ını bu sene İngiltere’ye götüren Kate Winslet’i bir araya getiriyor. Hanna ve Michael’ın yıllara yayılan ilişkisinin belkemiği olan, zekice ve ince bir şekilde açılan ‘okuma’, ‘dinleme’, ‘okuyucu’ kavramları etrafındaki öykü, 2. Dünya Savaşı’nın gölgeleriyle sarsıcı bir filme dönüşüyor. Kate Winslet’in ve Michael’ın gençliğini canlandıran David Kross’un ilk yarıda bol bol çıplak göründüğü de ilgilenenlere duyurulur. Alman aksanıyla İngilizce konuşan Almanların yaşadığı bir Berlin de, ayrıca filme ayrı bir fantastik hava katıyor.
Kimler izlesin? Kate Winslet’in hiç bir filmini (haklı olarak) kaçırmamaya and içmiş olanlar, Nazi soykırımının arka planda olduğu öykülere ilgi duyanlar, olgunlaşma öyküleri sevenler, içli bir aşk hikayesi izlemek isteyenler.
Kimler izlemesin? Schindler’s List’in sinemada Nazi soykırımına son noktayı koyduğunu düşünenler, 36 yaşında bir kadınla 15 yaşında bir erkeğin ilişkisine doğrudan pedofili damgasını yapıştıran ahlak polisleri, Kate Winslet’in memelerinden sıkılanlar.
Frozen River
Bu senenin Little Miss Sunshine’ı olmanın köşesinden dönen bu mütevazı bağımsız film, kadın arkadaşlığı, değişen toplumsal yapılar, yeni dünya düzeni ve anne olma üzerine göründüğünden çok daha fazlasını ince bir şekilde veriyor. Yazar, yönetmen Courtney Hunt, ilk filmiyle Özgün Senaryo dalında kendisine ve Kadın Oyuncu dalında Melissa Leo’ya Oscar adaylığı getirirken, bir yandan da bir dolu hayran ediniyor. İki çocuğuyla yaşam savaşı veren beyaz bir kadınla Kızılderili bir kadının sıradışı iş ilişkisi yer yer izleyiciyi gerse de, Amerika-Kanada sınırının buzlu ve karlı havasında geçen film insanın içini ısıtmayı başarıyor.
Kimler izlesin? Sinemada keşiften özel zevk alanlar, karakter gelişmeleri ve açılımlarını bangır bangır değil de, ince bir şekilde izlemekten hoşlananlar, kadının güçlüsünü, savaşanını ve çektikleriyle güçlenenini sevenler.
Kimler izlemesin? Filmin sıkı bir drama olduğunu duyup sarsıcı dramatik gelişmeler bekleyenler, biraz çıplak ten görmek isteyenler (tüm film eksi 30 derecede geçiyor), Kızılderilileri Hollywood kalıpları içinde görmeye direnenler.
The Wrestler
İki haftada bir yıkandığı şehir efsaneleriyle belleğimize kazınan, köpek dostu Mickey Rourke, bitmiş bir pankreas güreşçisi rolüyle Hollywood’un bayıldığı muhteşem dönüş hikayesinde de başrolü alıyor. İzleyicileri her seferinde ikiye bölmeyi başaran yönetmen Darren Aronofsky (Requiem for a Dream, The Fountain), bu sefer temkinli bir filmle yönetmen olarak arka planda kalmayı tercih ediyor. Duygusal ve fiziksel oalrak gücünün son noktasına gelmiş pankreas güreşçisi Randy ‘The Ram’ Robinson, yaşamıyla ve geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Şaşırtıcı derecede yumuşak ve çokboyutlu bir karakter çizmeyi başaran Mickey Rourke, film boyunca çıplak gördüğümüz striptizci Cassidy (ya da Pam) tiplemesiyle sinemada sıkça gördüğümüz bir ‘white trash’ yakınlaşması yaşıyor. Mickey Rourke’un dublör kullanmadığı dövüş sahneleri ve 45 yaşındaki Marisa Tomei’nin vücudu filmin gerçeküstü görüntüleri.
Kimler izlesin? Modern hayatın çeperlerinde dolaşan çaresiz insanların çaresiz yakınlaşmalarını izlemekten hoşlananlar (bkz. Leaving Las Vegas, Duvara Karşı), pankreas dövüş sahnelerini entelektüel bir kontekstte izleyerek bir taşla iki kuş vuracağını düşünenler (bkz. Raging Bull, Rocky), popüler kültürde dönüş hikayelerinde bir nostalji bulanlar (bkz. THY’nin Kevin Costner reklamı).
Kimler izlemesin? Aronofsky’nin filmografisinden etkilenip bir Pi ya da Requiem for a Dream bekleyenler, Amerikan ‘white trash’in romantize edilmesinden sıkılanlar, ödüllü bir performans izlemek uğruna 200 kiloluk adamların birbirlerinin üstüne atlamalarını izlemek zorunda kalacaklarından korkanlar.
Oscar filmleri, kısa kısa 3
Slumdog Millionaire Herhalde seçim kaygılarıyla Türkçe ismi Varoş Milyoner değil de, yalnızca Milyoner olarak çevrilen bu Danny Boyle filmi, masalsı havası, sıfırdan zirveye teması, etnik kadrosu ve Bollywood sinemasından gaz alan dinamiğiyle seyirci, eleştirmen ve ödül jürilerinin tam da optimum noktasına oynuyor. Oscar ve bir dolu ödül almasa, “Çok tatlı bir İngiliz filmi izledim. Sakın kaçırma” diyeceğimiz, ödüllerde adını görmemeyi normal bulacağımız bu film, sinemayı gönülden seven insanların bir ürünü olduğu için sempatimizi hak ediyor. Hakiki Bollywood filmlerindeki dans sahnelerinin eline su dökemeyen dans sahnesi gene de insanın içini kıpır kıpır etmiyor değil. Cay hooo! Cay hooo!
Kimler izlesin? Kültürel çeşitliliği gerçekten bir zenginlik olarak kullanan İngiliz sinemasından ve televizyonundan hoşlananlar, Bollywood sinemasına yakınlık hissedenler, masalsı başarı öykülerinde boğazı düğümlenenler.
Kimler izlemesin? İngiliz sinemasında masalsılığın yerinin olmadığını düşünenler, gerçek Bollywood sinemasını yakından tanıyıp, özel bir düşkünlüğü olanlar, boka bulanmış çocuk görüntüsünün patlamış mısır yeme hevesini kıracağını düşünenler.
Doubt
Dört oyuncusu da Oscar’a aday olan, bunlardan birisi Meryl Streep olan, bir tiyatro oyunundan uyarlanan ve kilisenin o karanlık dinamiklerini merkezine koyan bir film birçok sinemaseverin kulağına rüya gibi geliyor. Malesef, yönetmen John Patrick Shanley (aynı zamanda orijinal oyunun ve senaryonun da yazarı) sürekli oyuncuları, sahneleri, genel olarak filmi yönettiğini kendine ve seyirciye hatırlatmak için aşırı bir çaba sarf ediyor ve bizler de rüya gibi olabilecek filmin içine bir türlü giremiyoruz. Amy Adams’ın akıllara durgunlu verecek şekilde Oscar adaylığı alan sıradan oyununun yanında Viola Davis’e Oscar adaylığı getiren kısacık rolü filmden aklımızda kalan tek şey oluyor.
Kimler izlesin? Merly Streep ve Philip Seymour Hoffman’ı karşı karşıya döktürürken izlemek isteyenler, kilisenin sinema ve edebiyatta her zaman kayda değer bir seksapeli olduğunu düşünenler, tiyatro izlemeyi sevenler.
Kimler izlemesin? Kilisenin karmaşık dinamikleriyle ilgili ilham verici, çarpıcı, şaşırtıcı açılımlara tanık olmak isteyenler, film hakkında kısa bilgileri okuyup ağız sulandırıcı skandallar bekleyenler, iyi tiyatro uyarlamasının ne olduğuna karar vermiş olanlar.
Changeling
Amerikan rüyasının tarihi yolculuğunda verilen özverilere ve aradaki çatlakları deşifre etmeye kafayı takmış büyük yönetmen Clint Eastwood, en büyük hatasını Brad Pitt’in öteki yarısını filminin başrolüne koymakla yapıyor. 1920lerde oğlu kaybolan Angelina Jolie, oğlunu bulmak için ağlamaktan, bağırmaktan ve kocaman gözlerini kameraya dikmekten yorulmuyor. Eastwood, bir kez daha maço bir kuruma, bu sefer polise yüklenmeye karar veriyor. Film bir klasik olabilecekken, düzgün bir klişe oluyor ve Oscarlık kötü performansın ne olduğunu Angelina Jolie’nin “I want my son back” repliğiyle hatırlıyoruz.
Kimler izlesin? Hollywood dramlarını sevenler, filmin farklı türlere göz kırpışından dolayı film okumasına yeni giriş yapanlar, Angelina Jolie’yi her türlü ıstırabı yaşarken görmek isteyenler, Jennifer Aniston hayranları.
Kimler izlemesin? Revolutionary Road’u yeni izlemiş, iyi bir film ve iyi bir oyunculuğun ne olduğunu bir kez daha hatırlamış olanlar, dedektiflik, kara film ve drama türlerinden yalnızca birisini izlemek isteyenler, Clint Eastwood hayranları.
Oscar filmleri, kısa kısa 2
Frost/Nixon‘Kraliçe Elizabeth’den bana ne?’ diyenleri hizaya getiren yazar Peter Morgan, ‘Richard Nixon’dan bana ne?’ diyenlere de cevabını veriyor. Amerika’da 1970lerde bir yandan Harvey Milk gibi bir adam yeşerirken, karşı cenabın sözcüsü de Başkan Nixon oluverir. İngiliz talk show sunucusu David Frost, Nixon’la Watergate skandalı sonrası ilk kez röportaj yapmayı başaran kişi oluyor. Boks maçı şeklinde ilerleyen röportajda “yakın çekimin gücünü,” iktidar oyunlarını sinema koltuğunda izlemenin ne kadar adrenalin yükseltici bir şey olduğunu ve Frank Langella’nın gerçek Nixon’dan daha heybetli, daha ‘presidential’ bir Nixon olmayı başardığını görüyoruz.
Kimler izlesin? Politik dramadan hoşlananlar, Watergate skandalını bilen ya da öğrenmek isteyenler, favori filmleri arasında All the President’s Men olanlar.
Kimler izlemesin? En azından sinema salonunda politikayı unutmak isteyenler, Amerika’nın geçmiş günahlarından arınma çabalarından sıkılanlar, filmini “yakın çekimin gücü” yerine bol figüranlı, bol aksiyonlu alanlar.
Revolutionary Road
American Beauty’nin yönetmeni Sam Mendes yeniden Amerikan banliyösüne dönüyor. Hem de geçen sene banliyönün namını, Little Children'la bir kez daha yerle bir eden, güzel karısı Kate Winslet’i de işin içine katarak. Benim için bu senenin en iyi filmi, Amerikan banliyösu, evlilik ve aile gibi kavramların işlerliğini çürütmeye çalışmak yerine, doğrudan zaten bunların çöktüğü varsayımıyla öyküsüne başlıyor. Filmin uyarlandığı Richard Yates romanını bilmiyorsanız, beklediğiniz herşey ilk yarım saatte gerçekleşiyor ve sonrasında içinize işleyecek bir buçuk saatle baş başa kalıyorsunuz. Kate ve ‘Benjamin Button’ Leonardo’nın elektriklerinin mükemmel ve Kate Winslet’in dünyanın en iyi oyuncusu olduğu bir kez daha tescilleniyor. Kadın, erkek, anne, baba, çift, komşu, çalışan, patron, akıllı, deli, tutucu, ilerici olmanın anlamsızlığı ve çaresizliği bol bol kafamıza vuruluyor, göğsümüzün orta yerinde ne olduğunu anlamadığımız bir duyguyla filmi noktalıyoruz.
Kimler izlesin? Sinema gibi sinemadan hoşlananlar, Amerikan banliyösü ve ailesinin çöküşünü izlemekten garip bir zevk alanlar, ‘Kate Winslet de Kate Winslet’ diyenler, modern hayatın anlamsızlıklarına kafa yoranlar.
Kimler izlemesin? Leonardo ve Kate’in adlarını duyup bir başka Titanic ya da güzel bir aşk filmi bekleyenler, filmin Türkçe adı Hayallerin Peşinde’yi duyup, iyi hissettiren bir Amerikan rüyası öyküsü izleyeceğini düşünenler, sinemada ilişki ve varoluş sorunlarının didiklenmesine gelemeyenler.
WALL-E
Yukarıdaki iki filme burun kıvıranların imdadına yetişecek bir Pixar klasiği. Daha iyisi olamaz derken, Pixar daha da iyi bir animasyonla geri dönüyor. Animasyon, dünyanın sonu, çevre kirliliğinin gidişatı gibi Amerikan animasyonlarında görmeye alışık olmadığımız kavramları, sessiz sinema, 1930ların Hollywood romantik komedileri ve günümüz sinema duyarlılıklarıyla karıştırıyor. Zengin kadın-fakir erkek motifini, paslı robot-ışıldayan robot şeklinde yeniden yaratan film, en azılı siniğin bile ağzını açık bırakıyor.
Kimler izlesin? Animasyonun ilham verici gücünü herşeyden önde tutanlar, iyi bir aşk filmini özleyenler, Steven Spielberg naifliğinin ölmediğine dair bir işaret arayanlar.
Kimler izlemesin? Robotları I, Robot tarzı karanlık kimlikleriyle hatırlamak isteyenler, herhangi bir şekilde kıyamet filmlerinden içi sıkılanlar, Amerikan animasyonunun sevimliliğine had safhada şüpheci yaklaşanlar.
Oscar filmleri, kısa kısa 1
The Curious Case of Benjamin Button Brad Pitt, zamanında Orta Dünya’yı yaratan bilgisayar teknolojisiyle yaşlı bir cüce biçiminde doğar. Zaman ilerledikçe gençleşir. Hatta bir dönem Thelma & Louise’deki haline döner. Tüm bunlar hayatının hiç bir döneminde kendisine ve çevresindeki bilumum insana garip gelmez. 2.5 saat süreyi yaşlanma, ölüm, sevdiklerini kaybetme gibi orijinal öykünün belkemiği olan temalara teğet geçerek tamamlar..
Kimler izlesin? Epik bir film izleyince kendini sinemasever sanan, herşeyin büyüğünü sinemada arayan, epik bir filmle epik olmak için kıçını yırtan uzun ve gösterişli bir film arasındaki farkı takmayan, içi boş kavramları içli bir sesle büyük cümlelerle söyleyen anlatıcıları modern filozoflar olarak algılayanlar.
Kimler izlemesin? Yönetmen David Fincher’ın filmografisi uğruna (Se7en, Fight Club) filmi görmek isteyenler, Brad Pitt ve Cate Blanchett’in havuz sahnesini bekleyenler (bkz. loony bin), yaşlanma ve ölüm üzerine ilham verici bir öykü bekleyenler.
Milk
Gus Van Sant deneysel, kimi zaman az sekanslı (örn: Gerry, toplam beş), çoğu zaman bol kimlik bölünmeli, her zaman seksi erkekli, kaçamak eşcinsel bakış açısını bir kenara bırakır ve eşcinsel hareketin en büyük şehidi Harvey Milk’in yaşamını Oscar jürisinin ve sinemada birazcık ilhamdan hoşlanan herkesin etkileneceği yalın bir dille anlatır. Sean Penn hafif kırık vücut dili ve özlediğimiz karizmasıyla eşcinselleri ağlatır, eşcinsel olmayanlara da “Keşke eşcinsel olsaymışım” dedirtir. Üçlemenin diğer iki filmi, kadın hareketini başlatan Belinda Egg’in yaşamını anlatan Egg ve porno endüstrisini örgütleyen Candice Honey’nin heyecanlı yaşam öyküsü, Honey’yi heyecanla bekliyoruz.
Kimler izlesin? Braveheart, Gandhi, Ali, Superman gibi büyük kahramanlık destanlarından hoşlananlar, eşcinseller, eşcinsel yandaşları, fag hag’ler, Sean Penn’i neslinin en iyi aktörü bulanlar, 1970ler nostajisinden hoşlananlar, köpek bokuna basmaya sinir olanlar.
Kimler izlemesin? Erkek erkeğe seks, gay bar görüntüleriyle erotize edilmiş bir eşcinsel film bekleyenler, Over the Rainbow şarkısının nasıl eşcinsel marşına dönüştüğünü merak edenler, hemcinsiyle evli olup boşanmak istediğini nasıl söyleyeceğini bilemeyenler.
Rachel Getting Married
Kym, ablası Rachel’in düğünü arifesinde aylardır kaldığı rehabilitasyon merkezinden evine döner. Film, düğün öncesi, düğün gecesi ve ertesi sabahı anlatır. Uyuşturucu müptelası çatlak bir kadın, evlenmeye hazırlanan ablası, baba, babanın karısı, anne rolünde Debra Winger, gıcık bir baş nedime, seksi bir sağdıç ve Amerikan banliyösü. Amerikan ailesini çökertmekten bıkmayan ve aileye umudunu kaybetmeyenleri ilginç bir şekilde birleştiren bir film. Yıllar sonra filmi !f Istanbul’da izlemiş olduğunuzu düşüneceksiniz.
Kimler izlesin? Bağımsız Amerikan sinemasından keyif alanlar, Anne Hathaway’ın iyi mi kötü mü bir oyuncu olduğuna karar veremeyenler, Debra Winger’ı özleyenler, sinemasında biraz aile bireyleri arasında katartik patlama biraz aile yüzleşmesinden hoşlananlar.
Kimler izlemesin? Sinemada giriş, gelişme, sonuca önem verenler, aile arası gerginlikten içi sıkılanlar (bu kişiler hemen Revolutionary Road’u izlesinler), dağınık ve amatör gözüken kamera hareketlerini sanatsal bir şey sanıp korkanlar.
Oscar'a doğru
İngiltere’nin en büyük sinema ödüllerinde Slumdog Millionaire, En İyi Film dahil yedi ödül alırken, Kate Winslet kendini yenerek The Reader filmindeki rolüyle En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldı. Heath Ledger, Mickey Rourke ve Penelope Cruz, geceyi ödülle noktalayan diğer oyuncular..
BBC: Slumdog sweeps to BAFTA success
Gecenin değerlendirmesi, Peter Bradshaw’dan..
Guardian: Oh, what a night
BAFTA’larda kazananların konuşmalarını izleyin..
Winning speeches at BAFTAs
Oscar töreni heyecanını kaybediyor olabilir mi?
Törende yapılan değişiklikler, Hugh Jackman’ın sunuculuğu, bazı oyuncuların kırmızı halıdan geçmeyeceklerini söylemesi ve oyuncular sendikasındaki gerginlikler, bu senenin Oscar törenine ilgiyi nasıl etkileyecek?
NY Times: Oscar suspense – Will people watch?
Ve bu senenin en kötüleri..
Oscar adaylarıyla beraber Altın Ahududu adayları da açıklandı. Paris Hilton filmi The Hottie and the Nottie, M. Night Shyamalan’ın son filmi The Happening ve Indiana Jones 4, bu senenin adayları arasında..
Bu senenin adayları için..
Razzies
Ahududuların kısa bir tarihi..
Time: A brief history of the Razzies
The Curious Case of Benjamin Button
Changeling
WALL-E












