Showing posts with label if blog. Show all posts
Showing posts with label if blog. Show all posts

The Kids are All Right ‘aile’yi parçalayıp, yeniden yapıştırıyor

Ailenin ne olduğu, nasıl işlediği, neye dönüştüğü üzerine yetişkin bir film bulmak gerçekten zor. O kadar hassas bir ayar üzerinde var olan bir sistem ki aile; yazanın da, yönetenin de, izleyenin de kendi takıntılarından uzaklaşıp zaaflarını filme yüklememesi kolay iş değil.

Ya Ordinary People, The Ice Storm ve Revolutionary Road’da izlediğimiz gibi aile sallana sallana, feci bir şekilde çöküyor. Ya da Amerikan dizilerinde, Focker ailesinde gördüğümüz gibi örgütlü bir yanılsamalar sistemi içinde kendi yağında kavrulup, kanser olmak yerine yaşam boyu tansiyon hastası olmayı tercih ediyor.

Artık başlı başına bir türe dönüşen bağımsız sinema ise aile konusunda taşı gediğine oturtuyor, umudunu kaybetmeden ailenin çekirdeğine iniyor ve işleyen/işlemeyen ne varsa gözümüzün önüne koyuyor.

‘Mainstream’ sinemayla başarılı evlilikler yapan bağımsız filmler ise bir adım ileri gidip, yeni yüzyılın işlevsel ailesini tanımlıyorlar. Her sene bir tane çıkıyor, bir Little Miss Sunshine, bir Juno geliyor sinemalara. Bu sene de kısmet Lisa Cholodenko’nun filmi The Kids are All Right’a düşüyor.

Yazının devamı !f Blog'da

!f 2011: Fantastik Filmler’de sınır yok

“All great films, without exception, contain an element of ‘no reason’” Lastik/Rubber

!f Istanbul’un Fantastik Filmler’i hayal gücünün sınırlarını zorlamaya devam ediyor. Canlanan nesneler, alışık olmadığımız türden psikanaliz seansları, son model animasyon teknolojileri, dünyayı işgale hazırlanan uzaylılar, uzayda hayat arayan insanlar hepsi bu senenin altı Fantastik Filmi’nde.

Tamamen iki farklı zevke hitap eden ama benzer uçukluktaki iki animasyon televizyondan sinemaya yolculuklarında !f izleyicileriyle buluşuyor. Kankalar’ın Lascarları, yaz tatillerini uyuşturucu satmanın en havalı iş olduğu, Paris’in gettolarından birinde geçiriyorlar. Bu özgün Fransız animasyonu abartılı 2D karakterleri 3D arka plan ve efektlerle birleştiriyor, üstüne de klasik hip hop şarkılarıyla dolu bir soundtrack ekliyor. Popüler bir televizyon dizisinden uyarlanan bir başka animasyon Gintama’da geleneksel ve futuristik bir Japonya iç içe geçiyor. Filmin kahramanı Gintoki Sakata savaşçı Samuray ruhunu kuşanarak, geçmişle gelecek arasında bir yerlerde uzaylı Amantolarla savaşıyor.

Yazının devamı !f Blog'da

Beyaz erkeklerin hakimliğinde aynı tas aynı Oscar

Yönetmenlerin hepsi, her zamanki gibi, beyaz erkekler. Amerikalı yazarlar, 'Inception'ın yönetmeni Christoper Nolan neden aday olmadı diye bas bas bağırırken, Lisa Cholodenko ve Debra Granik'in pas geçilmesi kimseye garip gelmiyor.

Beş sene önce Brokeback Mountain sekiz dalda Oscar'a aday gösterildiğinde eşcinsel sinema ve çok boyutlu eşcinsel karakterler popüler, 'mainstream' sinemaya sonunda giriş yapıyorlar diye sevinmiştik. Piyasadaki hemen hemen tüm ödülleri alıp, En İyi Film Oscarını alamadığında da bu kadar çabuk sevinmemek gerektiğini görmüştük.

Geçen sene de, benzer bir şekilde bir kadın yönetmen 'The Hurt Locker'la Kathryn Bigelow) ve Afro-Amerikalı - bize göre hala zenci - bir senarist (Precious'la Geoffrey Fletcher) ilk defa Oscar aldığında benzer bir değişime, pek de inanmadan, umutlanmıştık.

Bu seneki adaylarla da aynı tas aynı Oscar olduğunu bir kez daha gördük. Ana ödüllerdeki adayların neredeyse hepsi beyaz. En İyi Film adayı iki filmin kadın yönetmeni ise Yönetmen adayları arasında değil (The Kids are All Right ve Winter's Bone).

Yönetmenlerin hepsi, her zamanki gibi, beyaz erkekler. Amerikalı yazarlar, Inception'ın yönetmeni Christoper Nolan neden aday olmadı diye bas bas bağırırken, Lisa Cholodenko ve Debra Granik'in pas geçilmesi kimseye garip gelmiyor.

Yazının devamı bianet'te

Kanuni, JFK ve kıçı açık ergenler

İnanılmaz fazla bir alana yayılan muhafazakarlık, tadında paranoya ve korku kültürü olmasa, TV’nin nasıl sınırları zorlayan bir skandal yuvası olduğunu da öğrenemeyeceğiz. Koca koca adamlar Kanuni pilates yapar mıydı, haremde kadınlar sütyen giyer miydi diye engin yorumlarını paylaşmak için o kanaldan bu kanala koştururlarken, yerli dizilerle pek fazla ilgisi olmayanların da aklına kurt düşürüverdiler. Neyin nesi bu dizi diye merak edenlerden birisi olarak, umarım izlediğim yarım bölümle Muhteşem Yüzyıl dizisine birazcık da olsa reyting kazandırmışımdır.

Durum yalnızca bizim muhteşem ülkemizde diye düşünenler biraz rahatlayabilir. Muhafazakarlık ve paranoya konusunda Amerika’nın da bizden pek bir farkı yok. Katie Holmes’un Jackie Kennedy’yi, Greg Kinnear’ın da çapkın kocasını canlandırdığı, bu ay gösterilmesi planlanan The Kennedys dizisi, daha başlamadan yayından kaldırıldı. “Tarihsel hatalarla” dolu olduğu ve”‘bu büyük aileyi rahatsız edici bir bakış açısıyla” anlattığı iddia edilen mini dizi, üç haftadır yayınlanacak kanal bulamıyor. Tabii işin içinde, Amerika’nın en güçlü ailesi olunca seyirciyle buluşması biraz zor gözüküyor.

Yazının devamı !f Blog'da

Altın Küre dedikoduları

Geceye Angelina Jolie’nin ne beter bir oyuncu, The Tourist’in de ne kötü bir film olduğunu söyleyerek başlayan birinin sunduğu ödül töreninde kimlerin kazandığını kim hatırlar? Facebook’la ilgili bir filmin baba ödülleri, lezbiyen annelerle ilgili başka bir filmin de ana ödülleri kaptığını hayal meyal hatırlıyoruz. Bu senenin Altın Küre töreni boyunca kimlerin ödül aldığından daha çok, Ricky Gervais’in bir sonraki hedefinin kim olacağını merak ettik. Hollywood törenlerini aslında niçin izlediğimizi de bir kez daha hatırlamış olduk böylece.

Kırmızı halıda mainstream, bağımsız ve İngiltere: Brangelina, Tom Hanks gibi ağır (ve de ağır olduklarının sonuna kadar bilincinde olan) toplar törenin başlamasına beş-on dakika kala limuzinlerinden inerken, tüm İngilizler çoktan kırmızı halıdan geçmiş, Beverly Hilton’da yerlerine oturmuştu bile.

Winter’s Bone’la Kadın Oyuncu adayı olan Jennifer Lawrence törene ilk gelenlerdendi. Belki de normal insan kilosundaki tek genç kadın olan Lawrence’ı birkaç sene sonra bir deri bir kemik göreceğimizi fark ederek birazcık içimiz burkulmadı değil.

Yazının devamı !f Blog'da

Devamı olmayan filme film demem


Entertainment Weekly dergisi Amerikalı okuyucularına, 2011 yılında gösterime girecek filmler arasında en heyecanla beklediklerini listelemelerini istemiş. Sonuç şöyle bir şey çıkmış:

Scream 4
Thor
Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides
The Hangover Part II
Green Lantern
Harry Potter and the Deathly Hallows — Part 2
The Twilight Saga: Breaking Dawn — Part 1

Listede devam filmi olmayan iki film var, onlar da süper kahraman filmi. Yani, 2012 ya da 2013’de en çok beklenen filmler arasında muhtemelen bunların devam filmleri, Thor II ve Green Lantern: Rise of the Unimaginative Audience yer alacak.

Yazının devamı !f Blog'da

David Lynch şu sıralar ne yapıyor?

İzleyebileceğiniz en garip, en deli, en amorf karakterleri sinemaya (ve de televizyona) kazandıran, en karanlık atmosferi büyülü kamerasıyla hiç beklemediğiniz bir aydınlıkla buluşturabilen, dünyanın en garip yönetmenlerinden David Lynch şu sıralar neler yapıyor?

Inland Empire filminin çekim sürecini anlatan belgeseli Lynch: Perdenin Arkasında’yı 2009 yılında !f’te izlemiştik. Kendisi şu sıralar bayağı bir meşgul. Öncelikle marangozluğa takmış durumda. İkiz Tepeler’de Ajan Cooper’ın bayıldığı köknar ağaçlarından kendine kutular, kitaplıklar, hatta sanal şömineler yapıyor. Ahşap sanat eserlerinin fotoğraflarını da Twitter’dan paylaşıyor. Geçenlerde beyaz ve mor desenleri olan bir balta aldığı için ne kadar mutlu olduğunu takipçileriyle paylaştı.

Yazının devamı !f blog'da

Bu da başka bir sansür hikayesi

Her sansür yerinde güzel oluyor. Biz burada kendi ilkel özgürlük/sansür tartışmalarımız içinde debelenelirken, özgürlükler ülkesi Amerika’dan tarihe geçecek bir sansür haberiyle karşılaştık. Ernest Hemingway’in “modern Amerikan edebiyatının tek gerçek kaynağı” olarak tanımladığı bir klasik bu Şubat’ta yeni bir metinle okuyucuların karşısına çıkıyor. Mark Twain’in 1884 yılında yayımlanan romanı Huckleberry Finn’in Maceraları’ndaki tüm ‘nigger’ sözcükleri, siyahları aşağıladığı gerekçesiyle çıkarılıyor. Amerikalıların politik doğruculuk saplantısının ne kadar aşırıya gittiğini gösteren bu girişimin arkasındaki Twain uzmanı Alan Gribben neden böyle bir şey yaptıklarını şöyle açıklıyor: “Irkları ve etnik farklılıkları tanımlama şeklimiz 21. yüzyılda çok farklı. Kızımın okuldaki en yakın arkadaşı siyah bir kızdı ve romandan nefret etmişti.” Aslında köle Jim’i beyaz yapmak daha iyi bir çözüm olabilirdi.

Yazının devamı !f Blog'da

Oscar sunucularına şaşırmak ya da şaşırmamak


Oscar takviminin kutsal ayları tıkır tıkır işlemeye başladı bile. Aralık ‘Neden seçilen sunucu(lar) yanlış?’ ayı. Ocak ‘Kimler aday olacak?’, Şubat ‘Oscar yarışında kimlerin hiç şansı yok?’ ayları. Bir de Oscar sonrası var. Mart da, ‘Kimin hakkı yendi?’ ayı.

Şubat sonunda gerçekleşecek 83. Oscar töreninin sunucuları bu hafta açıklandı: James Franco ve Anne Hathaway. Açıklanır açıklanmaz da, tüm dünyadaki sinema ve ödül düşkünleri kolektif olarak şoka girip, ilk tepki olarak ‘Ne alaka şimdi bu ikisi?’ dedik.


Peki neden bu kadar şaşırdık? Ve her sene neden aynı heyecanla sunucular konusunda şaşırmaya devam ediyoruz? Basit bir nedeni var aslında. Oscar yapımcılarının, töreni düzenleyenlerin sunucu(lar) konusunda istikrarlı bir yaklaşımları, törenin tarzına uygun belirli bir sunucu prototipi yok. Daha ileri gidip, Oscar töreninin belirli bir tarzı olmadığını bile söyleyebiliriz. Bu da, daha önce Oscar sunmamış biri olduğu sürece herhangi bir ismin sürpriz olacağı anlamına geliyor.

Yazının devamı !f Blog'da

Film karakterlerinin isimlerinden öğrendiğim bir şeyler var


İsimlerimizin kızılderililerinkiler gibi derin anlamları olması hoş bir şey. Mesela Emrah, “saz çalıp oynayan” demekmiş. Pelin de, dünyanın en zehir içkisi absentin yapıldığı otun adı. Hazırladığı dehşet kokteyllerle erkeği göbek attırmaya çalışan kadının hikayesini anlatan bir kısa film çeksek, isimler hazır yani.

Türk sinemasında da çoğu zaman isimler aynen böyle seçiliyor. Şu anda gösterimdeki iki popüler film New York’ta 5 Minare ve Prensesin Uykusu’ndaki karakterlerin isimleri durumu gayet güzel özetliyor.

Mahsun Kırmızıgül ve Mustafa Sandal, Amerikan ekolünden iki zıt karakterdeki polisi oynuyorlar. Birisi Doğulu Kürt, diğeri şehirli aydın. İsimler: Fırat Baran ve Acar Aydın. Fırat Baran’la hele bir taşla iki kuş vuruluyor, hem etnik hem coğrafik kökeni şıp diye anlıyoruz.

Yazının devamı !f Blog'da

D!stopyanızı nasıl alırdınız?

Avrupa Birliği’nin çok da iç açıcı gözükmediği bir geleceği ve masum gözüken bir emailin dünyanın sonunu nasıl hazırladığını görmek istiyorsanız, !f D!stopya’yı kaçırmayın. Gerçi şimdilik böyle bir bölüm yok ama, ne demiş distopyacılar: ‘Gelecekte ne olacağı belli olmaz’


Tüm Avrupa’nın yeraltından metro hatlarıyla birleştirildiği bir düzen, İsveç yapımı animasyon Metropia’da Avrupa Birliği ütopyasından, mütemadiyen hat değiştirmek zorunda kaldığınız bir Avrupa Birliği distopyasına dönüşüyor. Gerçi Stockholm’de yaşayan Roger her gün işine bisikletiyle gidiyor ama gene de dünyanın çivisi çıkmış durumda. Japon animasyon Yaz Savaşları’nda ise insanlar gelecekte tüm zamanlarını internette, Farmville yerine Oz ismindeki bir sanal ortamda geçiriyorlar.

Yazının devamı !f Blog'da..

Related Posts with Thumbnails