Popdate: Bu hafta neler oldu?
Eclipse: Tutuk vampirler destanı

Kafası karışık ergen kızlar, ergen kızların anneleri, ergen kız annesi olacak yaşı çoktan geçmiş bekar kadınlar, romantik aşkın kaybolmasına iç geçirenler, cinsiyet rollerinin karmaşıklığına kafa yoranlar, doğaüstünün iyi bir metafor olduğuna yürekten inananlar. Birazcık sinemaya giden, televizyon dizilerini takip eden, popüler kültürle haşı neşir herkese, her keseye uygun bir vampir bulmak mümkün bu aralar.
Günbatımına yeni uyanmış, biraz kanlı biraz çapaklı gözleriyle, kendilerine hayran ölümlülere iştahla bakan vampirleri bir süredir her dört televizyon dizisinden birisinde görmek mümkün. True Blood’ın şehvetli, The Vampire Diaries’in ergenlerin arasına kamufle olmaya çalışan ve de yeni dizi The Gates’in ev kadını vampirlerinin arasından bu hafta sıyrılan tanıdık başka bir vampir var karşımızda: Edward Cullen.
Gökyüzünün farklı hallerinden her sene biraz daha fazla para pompalayan Twilight serisinin, ikinci filmi New Moon'dan sonra Eclipse de bu hafta sinemalarda. Yaşıtları arasında kendine yer bulamayan, kafası karışık bir genç kızın, Atatürk Samsun’a çıkmaya hazırlanırken vampire dönüştürülen genç görünümlü bilge bir adama tutulmasından çok ay tutulmasından ismini alan üçüncü filmin, bir önceki filmden farkını anlamak pek kolay değil aslında.
En seksi vampir hangisi?
Dünyanın her yerinde genç kızları ve annelerini isteri noktasına getiren Twilight serisinin ergen görünümlü vampiri Edward Cullen’dan önce Lestat ve Angel vardı. Ölümü ve öldürmeyi tatmış olmanın verdiği alışılmadık derinlikleri, en hakiki sprocudan daha çevik vücut dilleri, yıllar hatta yüzyıllar içinde geliştirilmiş moda anlayışları ve yakın olmaya seksten daha fazla önem vermeleriyle, erkek vampirler popüler kültürde her zaman özel bir yere sahip olmuşlardır. Peki popüler kültürün en seksi vampirleri kimler?
5. David (The Lost Boys)
Kiefer Sutherland’ın, bir gün içerisinde Amerika’yi teröristlerden, nükleer saldırılardan ve ölümcül virüslerden kurtarmadan çok önce serseri bir vampir olduğunu hatırlıyor musunuz? Seksenlerin kült filmlerinden The Lost Boys’daki vampir çetesinin serseri lideri David, vampir olmanın fazlasıyla eğlenceli olabileceğini de göstermişti. California’da o partiden bu partiye koşturup, bakire kızlarla takılan David’in tek falsosu saç kesimiydi. Seksenler modasının vampirleri de etkilemiş olduğunu üzülerek hatırlıyoruz.
4. Edward Cullen (Twilight serisi)
Konu vampirimiz Edward, yüz küsur yıllık yaşam tecrübesine karşın hala liseye gitmekte direniyorsa, bir arızası olma olasılığı muhtemel. Gerçi öyle garip bir aileyle yaşayan birinin sonsuza kadar lise öğrencisi olmayı istemesi de mantıksız gelmiyor. Edward’ın genç kızların, annelerinin ve de tüm vampir düşkünlerinin favori vampirlerinden birisi olmasının en büyük nedeni, çağının ötesinde/gerisinde kalmış saç modeli, kanları karıştırmaktan akşamdan kalma izlenimi veren bakışları ve insanüstü güzelliğiyle, vampir herhalde böyle bir şey olurdu izlenimi vermesi. Vejeteryan vampir olması da ayrı bir güven veriyor.
3. Angel (Buffy, Angel)
Buffy the Vampire Slayer dizisinin ilk bölümlerinde lise öğrencisi vampir avcısı Buffy’nin sapığı olarak televizyon dünyasına giriş yapan Angel, daha sonra Buffy’yle yasak aşk yaşamakla kalmayıp, kısa sürede kendi dizisine sahip olmuştu. Pişmanlık, vicdan gibi insani duygularıyla ölümcül vampir kimliği arasında gidip gelen Angel, deri pantalonları ve uzun pardesüleriyle, vampirlere de yeni bir tarz getirmeyi başardı. Televizyonda vampir ve lise kavramlarını bir araya getirmeye çalışan yeni dizi The Vampire Diaries’in yakışıklı vampirleri Stefan ve Damon, Angel ve sarışın Spike’ın diş izlerinden gitmeye çalışsalar da, daha içecekleri çok kan var.
2. Lestat de Lioncourt (Interview with the Vampire, The Queen of the Damned)
Hep beraber söylüyoruz: Vampir denince akla, hemen onun adı gelir. Lestat, Lestat, Lestat. Anne Rice, romanlarıyla vampirlerin iç dünyalarına girmemizi sağlamakla kalmadı, yürüyen ölüleri seksi ölülere dönüştürdü. Varoluş bunalımları yaşayan Louis ve Armand’ın yanında Lestat, özünü sonuna kadar benimseyen, ölümcül kimliğinden hiç bir zaman utanmayan gerçek bir vampir olarak saygımızı kazandı. Serinin az bilinen ikinci filmi The Queen of the Damned, Fransız aksanı ve deri pantalonlarıyla Stuart Townsend Lestat’a ayrı bir hava katsa da, Lestat dendiğinde aklımıza Interview with the Vampire'daki sarı saçları, dantelli gömlekleriyle Tom Cruise geliyor. Louis’ye verdiği tavsiye aslında tüm vampirlere, “Özünü inkar etme, vampirsen vampirliğini bil.”
1. Eric Northman (True Blood)
Alan Ball’ın seksi vampir dizisi True Blood’a yeni başlayanlar, Sookie’nin sevgilisi centilmen vampir Bill Compton dururken, bu isim listeye nereden girdi diyebilirler. Dizinin 2. sezonuna geçmiş olanlar ve True Blood’ın uyarlandığı Charlaine Harris’in Sookie Stackhouse kitaplarını okuyanlar için Bill, seksi vampirler listesinde en altlara düştü bile. Sıkıcı evi, kuru sohbeti ve korkunç pantalonlarıyla Bill’i mi tercih edersiniz? Yoksa, Lestat’a yakışacak sarı saçları, eşofmanlarıyla bile GQ modellerini andıran vücut dili, sahip olduğu havalı vampir barındaki karizmatik tavırlarıyla, 1000 yaşındaki Viking vampir Eric’i mi? Tabii asıl soru, telepatik garson Sookie’nin gönlü hangi vampire kayacak?
Peki ya kadın vampirler?
Konumuz erkek vampirler, ama listemizdeki erkek vampirleri iç çamaşırlarında çalkalayacak popüler kültürün kadın vampirlerini de atlamamak gerekiyor. Bu kadınların çoğu bir şekilde vampirlerin nereden geldiğini açıklayan, vampir ırkının kraliçeleri oluyorlar.
En ünlü kraliçe vampir, Lestat’ın rock müziğiyle yeniden hayata dönen ilk vampir Akasha. The Queen of the Damned’de Akasha’yı canlandıran şarkıcı Aaliyah filmi göremeden ölmüştü. From Dusk Till Dawn filminin kraliçe vampiri Santanico Pandemonium’u ise Salma Hayek canlandırmıştı.
Diğer kadın vampirlere gelince, Catherine Deneuve’ün The Hunger filmindeki kana ve sekse susamış vampiri Miriam’ı, Kate Beckinsale’in ilk iki Underworld filminde Lycanlar’la savaşan Selene’sini ve Angel’la sevgi/nefret ilşikisi yaşayan ve çocuğunun annesi olan Darla’yı unutmamak gerekiyor.
Vampirler dönüyor..

Yeni kuşak vampirler, hızla Amerikan liselerini, tutucu kasabları ve İngiliz hastanelerini mesken edinmeye başladılar. ‘Alacakaranlık’ filmleri ve sıradışı HBO dizisi ‘True Blood’dan sonra yeni vampir dizileri ufuktan dişlerini göstermeye başladılar bile
Güneş ışığı altında parıldayan ergen vücutlarıyla, 1000 yıllık Viking kanının dolaştığı iri cüsselerinin tasarım eşofmanlarla oluşturduğu tezatla, Anne Rice’ın seksi vampirlerinin üçüncü kuşak akrabaları yeniden gün yüzüne çıkmaya başladılar. Vampirleri, ister korku sinemasının en temiz iş çıkaran katilleri, ister çizgi roman uyarlamalarının demode süper kahramanları, ya da ergen cinselliğinin tehlikeli erkek kahramanları olarak düşünün. Onlar uzun uykularından bir kez daha uyanıp, popüler kültürün karanlık gecelerinde seksi bir şekilde avlanmaya ve bizleri yeniden hipnotize etmeye başladılar bile.
İki yüzyıldan fazladır mürekkebe kan karıştıran vampir edebiyatını nasıl bir kategoriye sıkıştırmak mümkün olmamışsa, vampir sineması da artık korku ve gerilimi bir süreliğine terk etmiş durumda. Vampirleri artık belirgin bir türün etkileyici kahramanları değil de, edebiyatın, sinemanın ve televizyonun farklı türlerini ince bir şekilde ele geçirmeye başlayan zamansız/ölümsüz varlıkları olarak kabul etmek gerekiyor.
Çok da uzun olmayan sinema tarihindeki 3000’den fazla vampir filminin benzerliklerinden çok, farklılıkları asıl dikkat çekici olanı. Alman yönetmen F. W. Murnau’nun yüzyıl başında çektiği Nosferatu filmindeki fareye benzeyen Kont Orlok tiplemesi, Alacakaranlık serisinin seksi Edward Cullen’ına ne kadar benziyorsa, bir vampir filmi de diğeriyle o kadar benzerlik taşıyor.
Kirli kan temizleniyor

Dracula belki Avrupa’da doğdu ama, Hollywood ve Amerikan popüler kültürü bu gece yaratıklarına kendilerini istedikleri gibi gösterebilecekleri yepyeni alanlar sundu. Kan dolaşımı ve paylaşımının inanılmaz bir cinsellik metaforu oluşturması, insanüstü bir seksapel ve baştan çıkarma gücü, cinsellik olmadan erotik olabilme durumu, yüzyıllardır yaşamanın getirdiği rafine bir moda anlayışı, zamanlar ötesinde bir yaşam bakışına sahip olma ve adrenalin dozunun giderek arttığı bir sona ilerleme, bu gece yaratıklarını modern hikayelerin en seksi baş kahramanlarına dönüştürdü.
Anne Rice’ın, AIDS sonrası toplumsal endişeleri kirli kan metaforu ve eşcinsel babalar, vampir çocuklarla yansıtan cinsiyet rolleri karışmış vampirlerini, 1990’ların sonunda vampirlerle düşüp-kalkan, vampir avcısı lise öğrencisi Buffy izledi. 2000’lerin başında ise, Blade ve Underworld filmleriyle vampirlerin seksapelinin liseli erkek çocuğu düzeyine inmesine tanık olup, vampir klişelerinin kötü bir şekilde yeniden hortlamalarını dehşetle izledik. Wesley Snipes ve Kate Beckinsale, 2000’lerde vampirleri yeniden yeraltına göndermeyi başardılar.
Fakat vampirleri pek de hafife almamak gerekiyor. Yüzyıllardır insanlarla birlikte yaşayan ölüler, zenci bir Amerikan Başkanı’nın seçildiği, eşcinsellerin evlenebildiği, sağlıklı yaşam ve cinsel özgürlüğün yükselen değerler olduğu bu değişim döneminde, hiç olmadıkları kadar seksi, hep öteki oldukları dünyaya daha emin adımlarla basan, kendi kurallarını biz ölümlülere kabul ettiren varlıklar olarak geri döndüler. Hem de ne dönüş.
Bella, Sookie’ye karşı

Genç kızlar ve içindeki genç kızla barışık olanlar sayesinde, bir süredir Alacakaranlık / Twilight manyağı olmuş durumdayız. Babasının yanına, İkiz Tepeler kasabasına komşu olduğunu tahmin ettiğimiz kasabaya taşınan ergen Bella ve bayağı uzun bir süredir 17 yaşında olduğunu öğrendiğimiz vampir Edward Cullen’ın bekaret, tekeşlilik, beraber yaşama kavramlarına farklı bir bakış açısı getiren ilişkileri, modern kadının erkeğinden pek de memnun olmadığına mı işaret ediyor acaba?
Alacakaranlık serisi, nihai amacı kız arkadaşının küloduna girmek olmayan centilmen erkek tiplemesini, tehlikeli bir cazibeyle karıştırınca karşımıza ideal erkek prototipinin de formülünü uzatmış bulunuyor. Erken boşalma problemini erken kan emmeye, çekirdek aileyi tuzlu çekirdek aileye dönüştüren romanlardaki (ve de izlediğimiz ve izleyeceğimiz filmlerdeki) Edward tiplemesi, yüzyıllardır sabretmeyi öğrenmiş olmanın erdemiyle, sevgilisini de beklemek konusunda bir sorunu olmadığını gösteriyor. Böyle sevgiliden daha ideali olabilir mi? Tabii ki, araya seksi bir kurtadam girmezse.
Stephenie Meyer’ın Alacakaranlık romanlarıyla aynı dönemlerde, Charlaine Harris tarafından yazılan Sookie Stackhouse Dedektiflik Serisi ise, son yılların en cesur dizilerinden birisi, True Blood’da (henüz Türkiye’de yayınlamaya cesaret eden kanal yok) vampirleri televizyon izleyicisinin beğenisine sunuyor. İkinci sezonu şu anda devam eden, yenilikçi kablo kanalı HBO’nun dizisi olan True Blood, gene ölümle haşır neşir olan Six Feet Under’ın yaratıcısı Alan Ball tarafından televizyona uyarlanıyor ve de Anna Paquin’i kendisine Altın Küre kazandıran Sookie rolüne taşıyor.
Yeni vampirler, çok yakında

True Blood’da, Japonların geliştirdiği sentetik bir kan sayesinde vampirler insanları öldürmek zorunda kalmıyor ve yüzyıllardan beri ilk defa topluma karışabiliyorlar. Vampir olmanın ve vampirliğin toplumdaki yerinin, kimi zaman bariz bir şekilde, eşcinsellikle paralel kurgulandığı dizide, insanların düşüncelerini okuyabilen Sookie, komşu eve taşınan Bill Compton’la aşk yaşamaya başlıyor. Sookie’nin bu kadar kaptırmasının asıl nedeni, Bill’in düşüncelerini okuyamadığı tek kişi olması. Alacakaranlık serisinde olduğu gibi, burada da ideal bir erkek tiplemesi veriliyor: Yüzyıl öncesinin toplumsal ahlak kurallarını benimseyen, Güneyli centilmenliğini taşıyan, ama daha da önemlisi ne düşündüğünü bilemediğiniz bir erkek. Bella ve Edward’ınkinden çok daha ateşli bu ilişkiye uzaktan gelen en büyük tehdit ise, Bill’den 1000 yaş daha büyük, bir Viking vampir. True Blood, melodram, aşk, seks ve şiddeti şaşırtıcı bir şekilde karıştırarak, izleyici profilini çok geniş bir yelpazeye taşıyor.
Vampirler bu kadar revaçtayken, popüler kültürün kendilerini rahat bırakmalarını bekleyemeyiz. İki yeni dizi daha, kan emicileri ana karakterleri arasına ekliyor. Önümüzdeki Eylül’de Amerika’da başlayacak olan The Vampire Diaries; Buffy, Evimiz Hollywood’da ve Gossip Girl’ün bir karışımı olarak vampirleri liseye taşıyor. Elena, kendisini Stefan ve Damon isimli iki vampir kardeş arasında buluyor. Lise ve vampir kombinasyonu, en azından Alacakaranlık hayranlarına yeni bir lise kapısı açacak gibi görünüyor.
BBC dizisi Being Human ise, kendine özgü mizah anlayışları, yarattıkları kendileriyle barışık karakterleri ve gerçekçi dünyalar ile vampirleri İngiliz yaratıcılığıyla tanıştırıyor. Bir vampir, bir kurtadam ve de bir hayalet, İngiltere’nin Bristol şehrinde aynı evde yaşıyorlar. Vampir Mitchell ve doğaüstü arkadaşları, Amerikalılar’ın yaklaşımından farklı olarak seksi ve güçlü varlıklar olarak değil de, modern dünyada kendilerini birer mülteci olarak gören mütevazı dünya bireyleri olarak yansıtılıyor. Popüler kültürü takip etmekte dünyayla yarışan Türkiye’den de çok yakında bir vampir dizisi bekliyoruz. Ramazan’da kan içmeyen, kendi kan bankasını işleten, Romen göçmeni varoş vampirin beslenme sahnelerinin RTÜK’e takılıp takılmayacağını ise garanti edemiyoruz.





