Showing posts with label True Blood. Show all posts
Showing posts with label True Blood. Show all posts

#TrueBlood sosyal medyaya taze kan getiriyor

Bu başlığı koymazsak ayıp olurdu. True Blood bir yaz dizisi. Yani seksi vampir karakterleri gibi derin bir uykuya yatıyor ve yaz başında dünyanın dört bir yanındaki kana susamış izleyicisiyle buluşuyor.

Dokuz aylık bir uyku uzun bir süre. Hayranları soğutmamak gerekiyor. Burada da işin içine sosyal medya giriyor. Her televizyon dizisinin kendine özgü bir fanatik online hayran kitlesi var. Televizyon kanalları, her dizi için sosyal medyada iyi kötü bir şeyler yapıyor. True Blood ise, en başından beri sosyal medyayı kullanmada bir numara.


Blog yazarlarına Tru Blood

Dördüncü sezonunu izlediğimiz True Blood, 2008 yılında daha izleyiciyle tanışmadan sıkı bir sosyal medya kampanyasına başlıyor. Dizinin ev sahibi HBO kanalı, vampirler, doğaüstü, korku sineması gibi alanlarda popüler olan blog yazarlarına dizinin çıkış noktası olan sentetik kan Tru Blood’dan gönderiyor. Dizi başlamadan birçok web sitesi ve online bir oyun internette yerini alıyor. True Blood, daha televizyonda gösterilmeye başlamadan internette hayran kitlesini oluşturmaya başlıyor. İlk bölüm gösterildikten sonra da web siteleri alıp başını gidiyor.

Yazının devamı GaGa bloG'da

En seksi vampir hangisi?


Dünyanın her yerinde genç kızları ve annelerini isteri noktasına getiren Twilight serisinin ergen görünümlü vampiri Edward Cullen’dan önce Lestat ve Angel vardı. Ölümü ve öldürmeyi tatmış olmanın verdiği alışılmadık derinlikleri, en hakiki sprocudan daha çevik vücut dilleri, yıllar hatta yüzyıllar içinde geliştirilmiş moda anlayışları ve yakın olmaya seksten daha fazla önem vermeleriyle, erkek vampirler popüler kültürde her zaman özel bir yere sahip olmuşlardır. Peki popüler kültürün en seksi vampirleri kimler?


5. David (The Lost Boys)

Kiefer Sutherland’ın, bir gün içerisinde Amerika’yi teröristlerden, nükleer saldırılardan ve ölümcül virüslerden kurtarmadan çok önce serseri bir vampir olduğunu hatırlıyor musunuz? Seksenlerin kült filmlerinden The Lost Boys’daki vampir çetesinin serseri lideri David, vampir olmanın fazlasıyla eğlenceli olabileceğini de göstermişti. California’da o partiden bu partiye koşturup, bakire kızlarla takılan David’in tek falsosu saç kesimiydi. Seksenler modasının vampirleri de etkilemiş olduğunu üzülerek hatırlıyoruz.


4. Edward Cullen (Twilight serisi)

Konu vampirimiz Edward, yüz küsur yıllık yaşam tecrübesine karşın hala liseye gitmekte direniyorsa, bir arızası olma olasılığı muhtemel. Gerçi öyle garip bir aileyle yaşayan birinin sonsuza kadar lise öğrencisi olmayı istemesi de mantıksız gelmiyor. Edward’ın genç kızların, annelerinin ve de tüm vampir düşkünlerinin favori vampirlerinden birisi olmasının en büyük nedeni, çağının ötesinde/gerisinde kalmış saç modeli, kanları karıştırmaktan akşamdan kalma izlenimi veren bakışları ve insanüstü güzelliğiyle, vampir herhalde böyle bir şey olurdu izlenimi vermesi. Vejeteryan vampir olması da ayrı bir güven veriyor.


3. Angel (Buffy, Angel)

Buffy the Vampire Slayer dizisinin ilk bölümlerinde lise öğrencisi vampir avcısı Buffy’nin sapığı olarak televizyon dünyasına giriş yapan Angel, daha sonra Buffy’yle yasak aşk yaşamakla kalmayıp, kısa sürede kendi dizisine sahip olmuştu. Pişmanlık, vicdan gibi insani duygularıyla ölümcül vampir kimliği arasında gidip gelen Angel, deri pantalonları ve uzun pardesüleriyle, vampirlere de yeni bir tarz getirmeyi başardı. Televizyonda vampir ve lise kavramlarını bir araya getirmeye çalışan yeni dizi The Vampire Diaries’in yakışıklı vampirleri Stefan ve Damon, Angel ve sarışın Spike’ın diş izlerinden gitmeye çalışsalar da, daha içecekleri çok kan var.


2. Lestat de Lioncourt (Interview with the Vampire, The Queen of the Damned)

Hep beraber söylüyoruz: Vampir denince akla, hemen onun adı gelir. Lestat, Lestat, Lestat. Anne Rice, romanlarıyla vampirlerin iç dünyalarına girmemizi sağlamakla kalmadı, yürüyen ölüleri seksi ölülere dönüştürdü. Varoluş bunalımları yaşayan Louis ve Armand’ın yanında Lestat, özünü sonuna kadar benimseyen, ölümcül kimliğinden hiç bir zaman utanmayan gerçek bir vampir olarak saygımızı kazandı. Serinin az bilinen ikinci filmi The Queen of the Damned, Fransız aksanı ve deri pantalonlarıyla Stuart Townsend Lestat’a ayrı bir hava katsa da, Lestat dendiğinde aklımıza Interview with the Vampire'daki sarı saçları, dantelli gömlekleriyle Tom Cruise geliyor. Louis’ye verdiği tavsiye aslında tüm vampirlere, “Özünü inkar etme, vampirsen vampirliğini bil.”


1. Eric Northman (True Blood)

Alan Ball’ın seksi vampir dizisi True Blood’a yeni başlayanlar, Sookie’nin sevgilisi centilmen vampir Bill Compton dururken, bu isim listeye nereden girdi diyebilirler. Dizinin 2. sezonuna geçmiş olanlar ve True Blood’ın uyarlandığı Charlaine Harris’in Sookie Stackhouse kitaplarını okuyanlar için Bill, seksi vampirler listesinde en altlara düştü bile. Sıkıcı evi, kuru sohbeti ve korkunç pantalonlarıyla Bill’i mi tercih edersiniz? Yoksa, Lestat’a yakışacak sarı saçları, eşofmanlarıyla bile GQ modellerini andıran vücut dili, sahip olduğu havalı vampir barındaki karizmatik tavırlarıyla, 1000 yaşındaki Viking vampir Eric’i mi? Tabii asıl soru, telepatik garson Sookie’nin gönlü hangi vampire kayacak?



Peki ya kadın vampirler?

Konumuz erkek vampirler, ama listemizdeki erkek vampirleri iç çamaşırlarında çalkalayacak popüler kültürün kadın vampirlerini de atlamamak gerekiyor. Bu kadınların çoğu bir şekilde vampirlerin nereden geldiğini açıklayan, vampir ırkının kraliçeleri oluyorlar.

En ünlü kraliçe vampir, Lestat’ın rock müziğiyle yeniden hayata dönen ilk vampir Akasha. The Queen of the Damned’de Akasha’yı canlandıran şarkıcı Aaliyah filmi göremeden ölmüştü. From Dusk Till Dawn filminin kraliçe vampiri Santanico Pandemonium’u ise Salma Hayek canlandırmıştı.

Diğer kadın vampirlere gelince, Catherine Deneuve’ün The Hunger filmindeki kana ve sekse susamış vampiri Miriam’ı, Kate Beckinsale’in ilk iki Underworld filminde Lycanlar’la savaşan Selene’sini ve Angel’la sevgi/nefret ilşikisi yaşayan ve çocuğunun annesi olan Darla’yı unutmamak gerekiyor.

22 Kasım 2009'da Akşam Pazar'da yayımlandı.

Emmy izlenimleri: Diziler, gözlükler ve memeler


Son birkaç yıldır dizi karakterlerine yansıyan etnik ve kültürel çeşitlilik (bkz. Glee’nin zenci, tombul, çekik gözlü, eşcinsel, engelli öğrencileri ve de Nurse Jackie’nin bir taşla iki kuş vuran eşcinsel ve Müslüman hemşiresi Mohammed) kırmızı halıda da Zuhair Murad, Reem Acra gibi isimlerle kendini gösterdi.

Gossip Girl’ün Serena’sı Blake Lively, genç, güzel, dekolte ve meme kavramlarına son noktayı koymuştu. xoxo

Heidi Klum, hamileliğin ilk aşamalarında bol, sonrasında dar giyme düsturunu bir kez daha gösterdi. Her ödül töreninde hamile olan Klum’un Oscarlara yetişmesi için doğumdan hemen sonra yeniden hamile kalması gerekiyor.

Neil Patrick Harris’in sunuculuğuna 100 üzerinden 64 veriyorum. Geçen senenin reality show sunucuları gibi büyük zevzeklikler yapmasa da, Hugh Jackman’ın büyülü Oscar performansının eline su dökemedi. Hollywood’un iki büyük laneti olan çocuk yıldızdan yetişkine dönüşme ve eşcinsel olarak var olma durumlarını yüzünün akıyla atlattığı için, bir tür gazi olarak algılanma ve gereksiz yere performansının övülmesi durumu vardı. Gene de Billy Crystal’a tercih ederim.

Lost’un minimal jeneriğiyle örneklenen ‘Nerede o eski jenerikler?’ konuşması; Dallas, Ally McBeal ve Six Feet Under’ın jeneriklerini hatırlatarak, derin bir iç geçirmemize neden oldu. Yakın zamanın güzel jenerikleri için, bkz. True Blood ve Nurse Jackie.

Alec Baldwin’in yanındaki kadın ne kadar çok Kim Basinger’e benziyordu, fark ettiniz mi? Bunun psikanalitik açılımları başka bir yazıya.

Twitter’dan şov yorumları, sahne arkası ve aftershow party dedikoduları almak süperdi. Ankara’da hasta yatağımdan bu dedikoduları takip etmek ise biraz sinir bozucuydu.

İlk kez Emmy’ye aday olup, Grey Gardens’la kazanan ‘Beyaz Gölge’ Ken Howard’ın konuşması, kazananlar arasında pek bir İngilizler olmamasından olsa gerek, en etkileyici konuşmaydı. Kazandığı Emmy’nin ‘teşvik edici’ olduğunu söyleyen Beyaz Gölge, hem iş arkadaşlarına, hem ailesine, hem de kendisine böbrek veren kadına dozunda teşekkür edip, Kanye West’e de mütevazı bir şekilde laf sokuşturarak konuşmasını tamamladı.

Grey Gardens’la Emmy kazanan Jessica Lange, yaşıtı Sigourney Weaver’a göre çok korkunç gözüküyordu. Nükhet Duru-sendromu hissiyatı veren Lange’in eski cazibesini hatırlamak için acilen Blue Sky’ı bir kez daha izlemek gerekiyor.

Patricia Arquette’in neyi vardı? a) Uyuşturucusunu alması gereken süreden 45 dk. sonra almıştı ve etkisi tam sahneye çıktığında kendini göstermeye başladı. b) Olası hastalığı tedavinin yoğun bir aşamasında olduğu için fiziksel tepkilerini kontrol edemiyordu. c) Ödül vermeye çıkmadan hemen önce, sahneye beraber çıktığı Jennifer Love Hewitt’le fena kavga etmişti. d) Bu tür ödül törenlerini anlamsız buluyor.

Drew Barrymore her zamanki gibi çok şekerdi.

Sarah McLachlan’ın abartıya kaçmayan perfromansından olsa gerek, geçen sene ölenlerin görüntülerinin geçtiği bölüm çok fazla ‘cheesy’ değildi. En çok alkışı Farrah Fawcett, Patrick Swayze ve de hoş bir şekilde M*A*S*H yazarı Larry Gelbart aldı. Görüntüler, Amerika’nın Halit Kıvanç’ı Walter Kronkite’le bitti.

Ödül vermeye çıkan, pop kültürün önemli iki vampiri Stephen Moyer (True Blood’ın Bill’i) ve David Boreanaz’ın (Angel) havalı bir şeyler yapmasını bekledim. Birbirlerini ısırmalarını ya da en azından bir iki vampir esprisi sallamalarını.

Komedi dalındaki Yardımcı Kadın Oyuncu adaylarının komik gözlükler takmaları, her ne kadar fikir Amy Poehler’dan gelmiş olsa da, çok kötüydü. Gözlük takmayı reddedip, hatta surat asan Vanessa Williams’ın sonuna kadar yanındayım.

Ricky Gervais’ın artık bir ödül töreni sunması gerekiyor.

Diablo Cody’e ve aklı selim tüm kadınlara kötü haber: United States of Tara’yla En İyi Kadın Oyuncu ödülü alan Toni Collette neredeyse sıfır bedendi. Muriel’in ölümü.

Gelecek sene Emmyler’i kasıp kavuracak dizileri buradan sıralıyorum: Son sezonunda ödüle boğulacak Lost, ikinci sezonuyla ivme kazanan True Blood, Edie Falco’nun alabileceği her ödülü alacağı Nurse Jackie ve de müzikale Chicago ve High School Musical’ın yapamadığını ilk bölümünden yapmayı başararak, taze nefes veren Glee.

Vampirler dönüyor..

Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye ısırdı?


Yeni kuşak vampirler, hızla Amerikan liselerini, tutucu kasabları ve İngiliz hastanelerini mesken edinmeye başladılar. ‘Alacakaranlık’ filmleri ve sıradışı HBO dizisi ‘True Blood’dan sonra yeni vampir dizileri ufuktan dişlerini göstermeye başladılar bile


Güneş ışığı altında parıldayan ergen vücutlarıyla, 1000 yıllık Viking kanının dolaştığı iri cüsselerinin tasarım eşofmanlarla oluşturduğu tezatla, Anne Rice’ın seksi vampirlerinin üçüncü kuşak akrabaları yeniden gün yüzüne çıkmaya başladılar. Vampirleri, ister korku sinemasının en temiz iş çıkaran katilleri, ister çizgi roman uyarlamalarının demode süper kahramanları, ya da ergen cinselliğinin tehlikeli erkek kahramanları olarak düşünün. Onlar uzun uykularından bir kez daha uyanıp, popüler kültürün karanlık gecelerinde seksi bir şekilde avlanmaya ve bizleri yeniden hipnotize etmeye başladılar bile.

İki yüzyıldan fazladır mürekkebe kan karıştıran vampir edebiyatını nasıl bir kategoriye sıkıştırmak mümkün olmamışsa, vampir sineması da artık korku ve gerilimi bir süreliğine terk etmiş durumda. Vampirleri artık belirgin bir türün etkileyici kahramanları değil de, edebiyatın, sinemanın ve televizyonun farklı türlerini ince bir şekilde ele geçirmeye başlayan zamansız/ölümsüz varlıkları olarak kabul etmek gerekiyor.

Çok da uzun olmayan sinema tarihindeki 3000’den fazla vampir filminin benzerliklerinden çok, farklılıkları asıl dikkat çekici olanı. Alman yönetmen F. W. Murnau’nun yüzyıl başında çektiği Nosferatu filmindeki fareye benzeyen Kont Orlok tiplemesi, Alacakaranlık serisinin seksi Edward Cullen’ına ne kadar benziyorsa, bir vampir filmi de diğeriyle o kadar benzerlik taşıyor.


Kirli kan temizleniyor



Dracula belki Avrupa’da doğdu ama, Hollywood ve Amerikan popüler kültürü bu gece yaratıklarına kendilerini istedikleri gibi gösterebilecekleri yepyeni alanlar sundu. Kan dolaşımı ve paylaşımının inanılmaz bir cinsellik metaforu oluşturması, insanüstü bir seksapel ve baştan çıkarma gücü, cinsellik olmadan erotik olabilme durumu, yüzyıllardır yaşamanın getirdiği rafine bir moda anlayışı, zamanlar ötesinde bir yaşam bakışına sahip olma ve adrenalin dozunun giderek arttığı bir sona ilerleme, bu gece yaratıklarını modern hikayelerin en seksi baş kahramanlarına dönüştürdü.

Anne Rice’ın, AIDS sonrası toplumsal endişeleri kirli kan metaforu ve eşcinsel babalar, vampir çocuklarla yansıtan cinsiyet rolleri karışmış vampirlerini, 1990’ların sonunda vampirlerle düşüp-kalkan, vampir avcısı lise öğrencisi Buffy izledi. 2000’lerin başında ise, Blade ve Underworld filmleriyle vampirlerin seksapelinin liseli erkek çocuğu düzeyine inmesine tanık olup, vampir klişelerinin kötü bir şekilde yeniden hortlamalarını dehşetle izledik. Wesley Snipes ve Kate Beckinsale, 2000’lerde vampirleri yeniden yeraltına göndermeyi başardılar.

Fakat vampirleri pek de hafife almamak gerekiyor. Yüzyıllardır insanlarla birlikte yaşayan ölüler, zenci bir Amerikan Başkanı’nın seçildiği, eşcinsellerin evlenebildiği, sağlıklı yaşam ve cinsel özgürlüğün yükselen değerler olduğu bu değişim döneminde, hiç olmadıkları kadar seksi, hep öteki oldukları dünyaya daha emin adımlarla basan, kendi kurallarını biz ölümlülere kabul ettiren varlıklar olarak geri döndüler. Hem de ne dönüş.


Bella, Sookie’ye karşı


Genç kızlar ve içindeki genç kızla barışık olanlar sayesinde, bir süredir Alacakaranlık / Twilight manyağı olmuş durumdayız. Babasının yanına, İkiz Tepeler kasabasına komşu olduğunu tahmin ettiğimiz kasabaya taşınan ergen Bella ve bayağı uzun bir süredir 17 yaşında olduğunu öğrendiğimiz vampir Edward Cullen’ın bekaret, tekeşlilik, beraber yaşama kavramlarına farklı bir bakış açısı getiren ilişkileri, modern kadının erkeğinden pek de memnun olmadığına mı işaret ediyor acaba?

Alacakaranlık serisi, nihai amacı kız arkadaşının küloduna girmek olmayan centilmen erkek tiplemesini, tehlikeli bir cazibeyle karıştırınca karşımıza ideal erkek prototipinin de formülünü uzatmış bulunuyor. Erken boşalma problemini erken kan emmeye, çekirdek aileyi tuzlu çekirdek aileye dönüştüren romanlardaki (ve de izlediğimiz ve izleyeceğimiz filmlerdeki) Edward tiplemesi, yüzyıllardır sabretmeyi öğrenmiş olmanın erdemiyle, sevgilisini de beklemek konusunda bir sorunu olmadığını gösteriyor. Böyle sevgiliden daha ideali olabilir mi? Tabii ki, araya seksi bir kurtadam girmezse.


Stephenie Meyer’ın Alacakaranlık romanlarıyla aynı dönemlerde, Charlaine Harris tarafından yazılan Sookie Stackhouse Dedektiflik Serisi ise, son yılların en cesur dizilerinden birisi, True Blood’da (henüz Türkiye’de yayınlamaya cesaret eden kanal yok) vampirleri televizyon izleyicisinin beğenisine sunuyor. İkinci sezonu şu anda devam eden, yenilikçi kablo kanalı HBO’nun dizisi olan True Blood, gene ölümle haşır neşir olan Six Feet Under’ın yaratıcısı Alan Ball tarafından televizyona uyarlanıyor ve de Anna Paquin’i kendisine Altın Küre kazandıran Sookie rolüne taşıyor.



Yeni vampirler, çok yakında



True Blood’da, Japonların geliştirdiği sentetik bir kan sayesinde vampirler insanları öldürmek zorunda kalmıyor ve yüzyıllardan beri ilk defa topluma karışabiliyorlar. Vampir olmanın ve vampirliğin toplumdaki yerinin, kimi zaman bariz bir şekilde, eşcinsellikle paralel kurgulandığı dizide, insanların düşüncelerini okuyabilen Sookie, komşu eve taşınan Bill Compton’la aşk yaşamaya başlıyor. Sookie’nin bu kadar kaptırmasının asıl nedeni, Bill’in düşüncelerini okuyamadığı tek kişi olması. Alacakaranlık serisinde olduğu gibi, burada da ideal bir erkek tiplemesi veriliyor: Yüzyıl öncesinin toplumsal ahlak kurallarını benimseyen, Güneyli centilmenliğini taşıyan, ama daha da önemlisi ne düşündüğünü bilemediğiniz bir erkek. Bella ve Edward’ınkinden çok daha ateşli bu ilişkiye uzaktan gelen en büyük tehdit ise, Bill’den 1000 yaş daha büyük, bir Viking vampir. True Blood, melodram, aşk, seks ve şiddeti şaşırtıcı bir şekilde karıştırarak, izleyici profilini çok geniş bir yelpazeye taşıyor.

Vampirler bu kadar revaçtayken, popüler kültürün kendilerini rahat bırakmalarını bekleyemeyiz. İki yeni dizi daha, kan emicileri ana karakterleri arasına ekliyor. Önümüzdeki Eylül’de Amerika’da başlayacak olan The Vampire Diaries; Buffy, Evimiz Hollywood’da ve Gossip Girl’ün bir karışımı olarak vampirleri liseye taşıyor. Elena, kendisini Stefan ve Damon isimli iki vampir kardeş arasında buluyor. Lise ve vampir kombinasyonu, en azından Alacakaranlık hayranlarına yeni bir lise kapısı açacak gibi görünüyor.


BBC dizisi Being Human ise, kendine özgü mizah anlayışları, yarattıkları kendileriyle barışık karakterleri ve gerçekçi dünyalar ile vampirleri İngiliz yaratıcılığıyla tanıştırıyor. Bir vampir, bir kurtadam ve de bir hayalet, İngiltere’nin Bristol şehrinde aynı evde yaşıyorlar. Vampir Mitchell ve doğaüstü arkadaşları, Amerikalılar’ın yaklaşımından farklı olarak seksi ve güçlü varlıklar olarak değil de, modern dünyada kendilerini birer mülteci olarak gören mütevazı dünya bireyleri olarak yansıtılıyor. Popüler kültürü takip etmekte dünyayla yarışan Türkiye’den de çok yakında bir vampir dizisi bekliyoruz. Ramazan’da kan içmeyen, kendi kan bankasını işleten, Romen göçmeni varoş vampirin beslenme sahnelerinin RTÜK’e takılıp takılmayacağını ise garanti edemiyoruz.

8 Ağustos 2009 tarihinde Akşam Cumartesi'de yayımlandı.
Related Posts with Thumbnails