Showing posts with label TV. Show all posts
Showing posts with label TV. Show all posts

Turks and Greeks come together, even if on TV screens

The unprecedented popularity of the Turkish TV series ‘Yabancı Damat’ (Foreign Groom), featuring an intercultural love affair between a Greek man and a Turkish woman, seems to have opened the way for more intercultural stories on TV

“Greeks learn Turkish by watching TV series,” was the headline of a recent article in Hürriyet Daily News, alluding to the increasing popularity of Turkish series in Greece in the recent years. Muhteşem Yüzyıl (Magnificent Century), the historical drama about the court of Süleyman the Magnificent that is broadcast with the title The Magnificent Suleiman in Greece, and “Sıla” have been the most popular series in Greece this fall.

Another indication of the popularity of Turkish series in the neighboring country are the dozens of Facebook pages and groups with names like Greek fans of Turkish series or Turkish series on Greek TV, with pictures of Turkish heartthrobs like Kenan İmirzalıoğlu and Kıvanç Tatlıtuğ splashed over the pages. But perhaps the extent of the popularity of Turkish series can best be seen in some of the backlash in Greece. Thessaloniki Metropolitan Bishop Anthimos recently warned his followers, saying “No one should watch Muhteşem Yüzyıl,” the metropolitan said, according to daily Hürriyet. “By watching Turkish series, we tell them that we have surrendered.”

Similarly, Greek TV actress Nikoleta Karra sent an angry Twitter message last month to Greek channels for broadcasting Turkish series instead of Greek Cypriot ones. The popularity of Sıla was the object of Karra’s outrage. “’Sıla’ in the morning, ‘Sıla’ in the afternoon. ‘Sıla’ 24 hours a day. Enough! We’ve made so many shows in Greek Cyprus. Why won’t Greek channels air Greek Cypriot shows?” read her Twitter message.

While there may be some animosity against the ubiquity of Turkish series in Greece from a few nationalistic voices, the popularity is not fleeting given the similarity of two cultures. In fact, TV producers in Turkey seem to be well-aware of the fact that including Greek culture and some Greek characters into their shows might be a way to delver further into the Greek market.

Click here for full article (Hürriyet Daily News)

Islamist salvation makes way to prime time with TV series

The popularity of the new TV series, ‘Huzur Sokağı (Serenity Street), adapted from a ‘salvation novel,’ is reviving a four-decade old Islamist narrative in Turkey’s pop culture: salvation stories

Tune in to Turkish TV channel ATV’s popular new series, Huzur Sokağı (Serenity Street), to get a taste of how the never-ending debate over the public presence of Islam is reflected in pop culture. Read some of the comments made about the series by prominent columnists and writers, and you’ll get a feel of how the debate has evolved (and continues to evolve) in the last four decades.

Huzur Sokağı is an adaptation from Şule Yüksel Şenler’s bestselling novel of the same name, published first in 1970 and has been reprinted more than 100 times since then. The novel is one of the most popular examples of the “hidayet romanları,” or the salvation novels, that brought a new impact onto the literary scene in the 1980s.

The common theme of the salvation novel was a journey from the debauched ways of a secular/Western life style to salvation through the acceptance of Islam. As in many of the salvation novels, Huzur Sokağı features a young man idealized by his display of Islamic values, a perfect specimen of the hard-working, honest and loving family member.

Click here for full article (Hürriyet Daily News)

Orhan Kemal’s works still in demand decades later

Orhan Kemal was a modernist pioneer of the Turkish novel whose works continue to be relevant more than half a century on. Producers cannot seem to get enough of his works, with two new adaptations

The frustrations of the working class, the changing face of feudal Turkey, the crippling effects of patriarchy over women and men, the ever-fascinating appeal of untamed chemistry between the sexes. All of these themes are the go-to material for TV producers trying to create the next best TV series in a period where dozens of new shows replace dozens of others.

All of these themes are at the core of Orhan Kemal’s novels and stories. Kemal is one of the greatest of Turkish writers and a modernist pioneer of the Turkish novel. His realist novels on class differences and the poor in Turkey left their mark on a period spanning two decades after the early 1950s, now called the Golden period in Turkish literature.

Meeting another great literary name, the “romantic revolutionary” Nazım Hikmet, in prison in the early 1940s had a profound effect on Kemal’s literary direction and social politics. He began writing poetry and stories, eventually trying his craft in novels and plays.

Kemal was one of the first authors to write about the working class, the alienation of immigrants in big cities, mass urbanization and the changing social structure of Turkey after World War II. He shed a realist light and took a brutal look at poor people living in dignity. Kemal’s stories, novels and plays also lent a voice to working-class women for perhaps the first time in modern Turkish literature.

Click here for full article (Hürriyet Daily News)

'Umutsuz Ev Kadınları'yla son kez

Evlenme, boşanma, aldatma, çoluk çocuk, sayısız cinayet ve birkaç doğal felaketle geçen sekiz yılın sonunda 'Desperate Housewives-Umutsuz Ev Kadınları' ekranlara veda ediyor. Wisteria Lane'in kadınlarını, televizyon ahiretinde 'Altın Kızlar'a ve 'Sex and the City' kadınlarına emanet ediyoruz.
Önümüzdeki Salı akşamı umutsuz ev kadınlarına veda etmeye hazır olun. Yasemin, Nermin ve Elif’e değil de, asıl ev kadınları Susan, Bree, Lynette ve Gabrielle’e. Sekiz yıl boyunca Wisteria Lane’i mesken edinen, ekranın orijinal umutsuz ev kadınları kirli çamaşırlarını bu hafta son kez izleyicilerle paylaşacaklar.

Lost’la beraber Amerikan ABC kanalını sekiz yıl önce karanlıktan gün ışığına çıkaran Desperate Housewives, iki bölümlük finaliyle Pazar akşamı Amerika’da, iki gün sonra da cnbc-e’de yolculuğunu tamamlamaya hazırlanıyor. Evlilik, boşanma, aldatma, çocuk, iş sorunları, mahalle kavgası arasına sayısını unuttuğumuz cinayet, birkaç tane doğal felaket sıkıştıran, hatta mahallenin ortasına uçak düşüren dizi, kabak tadı verme aşamasında sona eriyor.

Pembe dizi, dedektiflik ve ‘sitcom’ türlerinin bazen başarılı, bazen de acemi bir karışımı olan Desperate Housewives’ın bu kadar uzun süre tutunabilmesi, televizyon ve sinema izleyicisinin tanıdık bir yerlerine dokunmasında yatıyor. Amerikan sinemasının banliyö hayatının karanlık yanıyla ilgili takıntısı, televizyonun unutulmaz nevrotik kadınları (bkz. TV’nin ilk umutsuz evkadını Sue Ellen Ewing) ve kadın arkadaşlığı (bkz. Sex and the City ve Altın Kızlar), dizinin de sarsılması zor belkemiğini oluşturuyor.

Sekiz yıl içerisinde karakterlerini giderek derinleştiren Desperate Housewives’ın hikayeleri teklediği zamanlarda bile, kare ası dört kadınla düzlüğe çıkmayı başardığını unutmamak gerek. Wisteria Lane sakinleri belki televizyonda bir devrim yaratmadı ama Bree’nin gümüşlerini parlattığı, Lynette’in masada dans ettiği, Gabrielle’in çimleri biçtiği, Susan’ın çıplak vücudunu çalılarla kapladığı sahneleri unutmak kolay olmayacak.

Yazının devamı için tıklayın (Akşam Cumartesi)

Hollywood'da atları da korurlar

Amerika’dan üç ay sonra Türkiye’de de büyük gürültüyle başlayan, Dustin Hoffman’lı at yarışı dizisi ‘Luck’, çekimlerindeki at ölümleri sonrası kendi kaderini de çizmiş oldu. Dizi, Hollywood’da hayvan haklarının nasıl sıkı korunduğunu göstererek yayından kaldırıldı
Apranti, dedhit, maiden gibi kendi özel terminolojisiyle deli tutkunları olan at yarışları, çoğu zaman tutkunu olmayanlara da çekici gelen bir dünya. Atlarla iç içe yaşayan yetiştirici, jokey ya da vekillerin dışarıdan birine karmaşık gelen ilişkiler ağı, sıradan bir bahisten daha sofistike gözüken altılı ganyan ve küçük insanlarla heybetli atların içli dışlı olduğu bir dünya.

Geçtiğimiz hafta cnbc-e’de başlayan Amerikan dizisi Luck, at yarışlarının büyülü dünyasına şimdiye kadar görmediğimiz büyük bir heyecan ve ince bir anlatımla yaklaşıyor. Amerika’nın yenilikçi kablo kanalı HBO imzalı dizi, Dustin Hoffman, Nick Nolte ve Joan Allen gibi sinemanın büyük isimlerini bir araya getiriyor. Dizinin arkasındaki isim ise, Büyük Hesaplaşma (Heat) ve Köstebek (The Insider) gibi sağlam erkek filmlerinin yönetmen ve senaristi Michael Mann.

Geçtiğimiz Aralık ayında HBO’nun her yeni dizisi gibi Amerikan seyircisini hop oturtup hop kaldıran Luck, benzer bir heyecanı üç ay gecikmeli olarak Türkiye’de de başlatmış durumda. İz bırakan karakterleri, atların bakış açısını alışılmadık bir ustalıkla vermesi ve güçlü hikayesiyle Luck, önümüzdeki ayların en sıkı dizilerinden birisi olacak gibi gözüküyor... diye cümleye başlasak da, bültenlerde okumayacağımız asıl meseleyi söylemek gerekiyor.

Luck’a kaptırmaya eğiliminiz varsa (hatta ilk bölümden kaptırdıysanız), dizinin dokuz bölümden sonra devamının gelmeyeceğini şimdiden söyleyelim. Eğer atlara özel bir düşkünlüğünüz varsa, dizinin çekimlerde ölen üç attan sonra yayından kaldırıldığını da ayrıca bilmeniz iyi olabilir.

Bizde bir ileri bir geri ilerleyen hayvan hakları, Amerika’da biraz daha istikrarlı ve kontrollü bir şekilde ilerliyor. Bu da, “Bu filmde hiç bir hayvan zarar görmedi” ibaresinin öyle laf olsun diye jeneriğe eklenmediği, Amerika’da çekilen her film, dizi, reklam ve video klibi denetleyen bir kuruluş tarafından verildiği anlamına geliyor.

Yazının devamı için tıklayın (Akşam Cumartesi)

Ayna ayna söyle bana! Hangi film iş yapar?

Geçen sonbahar başlayan bir dizi, bu hafta gösterime giren bir film ve sırasını bekleyen üç filmle, Pamuk Prenses, Kötü Kraliçe ve Yedi Cüceler popüler kültüre hızlı bir dönüş yapıyorlar. Bu sefer, Pamuk Prenses’ler daha güçlü, Kraliçeler daha etkileyici, Prensler ise ortada pek görünmüyor

Ayna ayna söyle bana! Pamuk Prensesler’den hangisinin teni daha beyaz ve pürüzsüz? Peki, kötü kraliçelerden hangisi daha kötü? Ayna ayna söyle bana! Neden beyazperdede (ve ekranlarda) bu kadar çok Pamuk Prenses görmeye başladık?

Geçen sonbahar, masal kahramanlarını bir Amerikan kasabasına yerleştiren Once Upon A Time dizisiyle Pamuk Prenses’in günümüze uyarlanmış bir versiyonuyla tanıştık. Bembeyaz teni ve hüzünlü bakışlarıyla, ilkokul öğretmeni olmanın ve hastanede gönüllü çalışmanın hayatına bir anlam getirdiğine kendini inandıran ama seyirciyi inandıramayan bir Pamuk Prenses.

Pamuk Prenses’in (ya da günümüzdeki adıyla Mary Margaret’in) boş zamanlarında komadaki yakışıklı bir adama kitap okumasını biraz da acınası bulduk tabii. Dizide Pamuk Prenses’in üvey annesi ise Ginnifer Goodwin’in canlandırdığı Storybrooke kasabasının acımasız valisi Regina olarak karşımıza çıktı.

Bu uyarlamada en büyük sürpriz ise Pamuk Prenses’in kızı Emma Swan (Jennifer Morrison) oldu. Defalarca dinlediğimiz masaldan alıştığımız ruh hastası Kraliçe ve aciz Pamuk Prenses’ten sonra bu üçüncü nesil kadın, hayatın anlamını erkeklerde ve diğer kadınların düşüşünde aramayan, kendi ayaklarının üzerinde durabilen, sert olmaktan da seksi olmaktan da korkmayan hakiki bir feministti.

Şimdi sırada yeni bir Pamuk Prenses, yeni bir Kötü Kraliçe var. Haziran’da bir başka kombinasyon. Daha sonra, gösterime bile girmeden DVD satışına çıkacak bir başkası. Gelecek seneye de, Pamuk Prenses’in sinema yolculuğuna 80 yıl önce start veren Disney’den bir başka uyarlama.

Yazının devamı için tıklayın (Akşam Cumartesi)

‘Bir sonraki Lost’ nerede kaldı?

Altı sene boyunca dünyanın her yerinden izleyiciye, “Ada neyin nesi?” dedirten ‘Lost’un veda etmesinden bir buçuk sene sonra yaratıcı ekip yeni dizilerle ekranlarda yerlerini almaya başladı. ‘Bir sonraki Lost’un formülü var mı? Ve neden o formülü yakalamak bu kadar zor?

Dünyadaki herkes aynı anda bilincini kaybediyor ve gözlerinin önüne bir buçuk yıl sonra ne yaptıkları geliyor. Elli yıl önce kaybolan bir grup insan teker teker dönmeye başlıyor, hem de hiç yaşlanmadan. Kahramanlarımız paralel evrenler arasında koştururuyor, bir grup kel kafalı esrarengiz adam da onları yakından izliyor. Tüm dünyayı altı sene boyunca ıssız bir adaya konuk eden Lost’un büyüsünü yakalama çabası dizinin ilk hayatımıza girdiği 2004 yılından, ama daha çok da sona erdiği 2010 yılından beri aynı heyecanla devam ediyor.

Kazazedeler, kutup ayısı, canavar, numaralarla haşır neşir olduğumuz altı sene, Lost izleyiciler için sürpriz bir popüler kültür fenomeniyken, televizyon kanalları için de altın yumurtlayan tavuk görevini gördü. “Biz bu heyecanı yeniden yakalarız,” diye hummalı bir “bir sonraki Lost” arayışına giren yapımcılar, yazarlar, televizyon programcıları ağzımıza bir parmak bal çalıp, çoğunlukla da sonrasında seyirciyi televizyonları karşısında acı bir tatla bıraktılar.

Lost’un en büyük başarısı bilim kurgu hayranından kafasını boşaltmak isteyen seyirciye, kadından erkeğe, gencinden yaşlısına inanılmaz genişlikte bir kitleye, “Ada neyin nesi?” sorusunu sordurtabilmesiydi. Peki ‘Lost’ nasıl böyle büyük bir başarı yakalamayı başardı? Öncelikle din, bilim, medeniyetin çöküşü gibi çağımızın büyük puntodaki endişelerini dizinin merkezine taşıyordu.

Sonra, izledikçe ödüllendiren katmanlı bir anlatımı vardı. Yapbozun parçaları her bölümde biraz daha birleşiyordu. Merak edilen bir gizemin arkasına giderek büyüyen bir mitoloji eklenmişti. Ada güzeldi, oğlanlar güzeldi, gıcık bir kız vardı, şişman bir adam vardı, adaya düşünce yeniden yürümeye başlayan bir adam vardı. Ve hepsinin de yüzleşmekte güçlük çektikleri karanlık geçmişleri vardı.


Lost ekibi bölünerek çoğalıyor

Peki bu Lost deliliğini yeniden yakalayabilmenin bir formülü var mıydı? Amerika’daki televizyon tanrıları olabileceğini düşündüler. Bizleri de FlashForward, The Event, Dollhouse gibi hayal kırıklıklarıyla baş başa bıraktılar. Bir de tabii adlarını bile hatırlamadığımız, televizyon mezarlığına erken gönderilen Surface, Invasion, Day Break gibi diziler var.

Bu yeni dizilerdeki en büyük taktik hatası, Lost’un değişen dünyadaki toplumsal anlamını ya da zengin karakter hikayelerini değil de, finalinde ortaya çıkan büyük gizemi yapılarına katmayı tercih etmeleri oldu. Bir dizinin ömrünün ne kadar süreceğinin izleyici sayısına göre belirlendiği, bir diziyi yayından kaldırmanın iki dudağın arasında olduğu bir düzende, bu büyük gizemler diziyi götüreceğine izleyiciyi tedirgin etmekten başka bir işe yaramadı. Olay örgülerini bağlamak zorlaşıp, karakterler silikleştikçe bu diziler de hayatımızdan yavaş yavaş uzaklaştılar.

Lost’un sona ermesinden sonra şimdi ise farklı bir durumla karşı karşıyayız. Yeteri kadar kafalarını dinlendiren Lost’un yaratıcıları, yapımcıları ve yazarları, teker teker yeni dizilerini popüler kültüre büyük bir heyecanla armağan ediyorlar. Bu dizilerin reklamlarındaki en büyük itici güç, tüm ekranı kaplayan “Lost’un yazarlarından” ya da “Lost’un yapımcılarından” yazıları.

İlk olarak, dört sene önce Lost’un beyni J. J. Abrams’dan Fringe geldi. Bu sene de arka arkaya Lost yazarlarından Elizabeth Sarnoff’la Hurley’yi canlandıran Jorge Garcia’yı bir araya getiren Alcatraz, Edward Kitsis ve Adam Horowitz’in masal diyarı fantezisi Once Upon A Time ve gene J. J. Abrams’ın Lost’u neredeyse tek başına götüren Michael Emerson’ı başrole koyduğu Person of Interest. Bir zamanlar The Sopranos’u yaratan ekibin ayrıldıktan sonra  Mad Men ve Boardwalk Empire’ı ortaya çıkardıklarını görüp, biraz umutlanabiliriz ama maalesef “bir sonraki Lost”u yaratma çabası şimdilik kafası karışık projeleri ekrana taşımaktan fazla da öteye gidemiyor.


Alcatraz

Hurley ceket giyiyor, yeni bir adaya taşınıyor.

Gizemli bir ada, adada arkasında ne olduğunu merak ettiğimiz bir kapı, Hurley ve de J.J. Abrams. Alcatraz’la Lost arasında görünürdeki benzerlikleri sıralamak, dizi hakkında sohbet zemini hazırlamak için ideal bir başlangıç. Bu seferki ada gerçek bir ada, adanın etrafındaki gizem ise seyirciyi anında içine çeken bir fantezi. San Francisco’daki Alcatraz Hapishanesi’nde elli yıl önce garip bir şeyler oluyor ve 1963 yılında 300’den fazla tutuklu ve gardiyan sırra kadem basıyorlar.

Günümüze geldiğimizde, tutukluların teker teker geri döndüklerini ve hapishaneye girme nedenleri olan suçların daha beterini işlemeye başladıklarını görüyoruz. Bu bilmeceye çare bulmaya çalışan üç kişi ise güzel ve mesafeli dedektif Rebecca Madsen (Sarah Jones), Lost’ta Hurley olarak tanıdığımız Jorge Garcia’nın canlandırdığı Alcatraz uzmanı Diego Soto ve Fringe’den fırlamış izlenimi yaratan, FBI ajanı Emerson Hauser (Sam Neill).

Neden Lost olamaz? Zaman yolculuğu, paralel evren, uzaylılar, vs. gibi devasa bir gizemin arkasına sığınan Alcatraz, temelinde sıradan bir polisiye dizi olduğunu gizlemeye çalışıyor. Televizyondaki onca CSI türevi dizilerden farkı ise, polisiye davaların incelikten uzak, kör göze parmak ilerlemesi. Dizi, tutuklular ve gardiyanlar üzerinde ilerlediği için de ağırlıklı erkek karakterlerle karşılaşıyoruz ve kadın karakterlerin eksikliği giderek bölümler ilerledikçe dizinin en büyük zayıf halkasına dönüşüyor.


Once Upon A Time

Evvel zaman içinde ‘Lost’ diye bir dizi vardı. Bu dizinin de yazarları vardı.

Edward Kitsis ve Adam Horowitz, yazar kadrosunda oldukları bir önceki dizileri Lost’un meşhur numarlarını oraya buraya atıyor, Lost’tan tanıdığımız gofret, viski, ne bulurlarsa yeni dizilerine ekliyorlar. Once Upon A Time, popüler masal kahramanlarını masal diyarlarından kaçırıp, Amerika’daki bir kasabaya yerleştiriyor. Pamuk Prenses, üvey annesi, cüceler, Kırmızı Başlıklı Kız ve (her ne kadar masal kahramanı olmasa da) Pinokyo, haberleri olmadıkları bir lanet sonrası zamanın durduğu Storybrooke kasabasının sakinlerine dönüşüyorlar.

Tüm bunların farkında olan küçük Henry (Jared S. Gilmore), biyolojik annesi Emma Swan’ı (Jennifer Morrison) kasabaya getiriyor. Emma’nın bilmediği ufak bir ayrıntı da, aslında Pamuk Prenses ve kocası Beyaz Atlı Prens’in çocuğu olduğu. Her bölümde başka bir masal kahramanını tanıyıp, masal diyarındaki hayatlarıyla Storybrooke’daki hayatlarını paralel olarak izleyip, büyük lanetin bozulmasına bir adım daha yaklaşıyoruz.

Neden Lost olamaz? Once Upon A Time, her ne kadar ilgi çekici karakterler sunsa da, tüm dünyanın yakından tanıdığı masal karakterlerine küçük oynamalar yapmaktan daha fazlasını yapamıyor. Klişe diyaloglar, kasık karakterler, görmeyi beklediğimiz büyülü dünyanın parıltısını giderek daha fazla söndürmeyi başarıyorlar. Once Upon A Time, yeni bir Lost yaratmak için birkaç numaradan daha fazlasının gerektiğini gösteriyor.


Person of Interest

Benjamin Linus New York’a taşınıyor, Jack yerine bir adet John buluyor.

Bu aralar her popüler kültür taşının altında karşımıza çıkan J. J. Abrams, Person of Interest’te bir başka sevilen Lost oyuncusunu başrole taşıyor. Benjamin Linus olarak tanıdığımız Michael Emerson, fena halde insanları kurtarmaya kafayı takmış eksantrik zengin Harold Finch’i canlandırıyor. Zamanında Amerikan devleti için geliştirdiği sistemle olası terörist eylemleri ortaya çıkartan Finch, devletin önemsiz gördüğü ve müdahale etmediği suçlara odaklanıyor. Eski FBI ajanı John Reese’i (Jim Caviezel) yanına alan Finch, yeni ortağıyla New York’ta suçları işlenmeden önlemeye çalışıyor.

Karanlık atmosferiyle Amerika’nın 11 Eylül sonrası paranoyalarını başarılı bir şekilde yakalayan dizi, Fringe gibi daha küçük ama sadık bir seyirci kitlesini tutmayı hedefliyor. Dizinin en büyük kozu ise kimi zaman Lost’taki Benjamin-Jack ilişkisini hatırlatan, Finch ve Reese arasındaki elektrik.

Neden Lost olamaz? Bu soru, Person of Interest için biraz anlamsız kaçıyor. Çünkü, dizinin yeni bir Lost olmak gibi bir kaygısı bulunmuyor. Polisiye türüne yeni bir anlatım ve yeni bir bakış açısı getiren dizi, yapbozun parçalarını birleştirmek isteyen seyirciden çok haftalık dedektiflik dozunu almak isteyen seyirciyi hedefliyor.

24 Mart 2012 tarihinde Akşam Cumartesi'de yayımlandı.

Televizyonun bekar babaları

Kimi çocuğuna dokunmaya korkuyor, kimi oğluyla evcilik oynuyor, kimi yeni doğmuş kızını acımasız bir iş kadınına dönüştürmye çalışıyor. Bir de, paralel evrenlerde, farklı zaman dilimlerinde oğluyla yeniden tanışan babalar var. Televizyonun bekar babalarına bakalım.

Touch

Babayı tanıyalım: Martin Bohm
Karısının ölümü sonrası hayatı çöküşe geçen, kariyerini kaybeden, oğlunun elinden alınması korkusuyla yaşayan Martin, hayattaki en büyük görevinin oğluyla sıkı bir bağ kurabilmek olduğunu biliyor.

Evladı tanıyalım: Jake Bohm
Doğduğundan beri hiç konuşmayan, kimseye dokunamayan, otistik Jake; çevresinde olup bitene tepki vermese de, babasının yanında olduğunun ve her koşulda kendisini koruduğunun farkında.

Nasıl bir ilişkileri var? Oğlunun özel gereksinimleri, özel alanları olduğunun bilinciyle hassasiyetini her zaman Jake’in huzurlu olmasına yoğunlaştıran Martin, olabilecek en zor baba-oğul ilişkisinin sürekli testinden geçiyor. Daha başlarda olsa da, şimdilik testten başarıyla çıkıyor.

Unutamadığımız sahne: İlk bölümün sonlarına doğru, elektrik kulesinin tepesinde Martin’in oğluna, “Beni duyabiliyor musun, bilmiyorum. Ama ben seni duyuyorum,” konuşmasından sonra, Jake’in babasına sarıldığı sahne.

Glee

Babayı tanıyalım: Burt Hummel
İlk başta, oğlunun eşcinselliğiyle başa çıkamayacak kadar kaba saba gözüken Burt, dizi ilerledikçe yalnızca oğlunun değil, Glee’yi izleyen her evladın hayalindeki babaya dönüşür.

Evladı tanıyalım: Kurt Hummel
Cilt bakımı, fular seçimi, müzikal provaları gibi önemli işlerinin yanında babasını hiçbir zaman yalnız bırakmayan Kurt, özellikle Burt’ün kalp krizi ve sonrasında ‘Hakiki evlat nasıl olunur?’ kitabına adını yazdırmayı başarır.

Nasıl bir ilişkileri var? Birbirleriyle hiçbir şekilde kesişmeyen iki ayrı dünyanın insanları olan bu baba-oğul, sevginin temelinde sonsuz anlayış ve kabullenme olduğunu gösteren televizyonun ender örneklerinden.

Unutamadığımız sahne: Babası hastanede ölüm kalım savaşı verirken, Kurt’ün umudunu canlı tutmak için I Want to Hold Your Hand’i söylediği, tüm arkadaşlarıyla beraber seyirciyi de ağlattığı sahne.

Fringe

Babayı tanıyalım: Walter Bishop
Ölümcül hastalığı olan yedi yaşındaki oğlunu kurtarmak için zaman yolculuğundan paralel evrende olan biteni izlemeye ve hatta o evreni ziyaret etmeye kadar ileri gider.

Evladı tanıyalım: Peter Bishop
Her şeyden, tanıdığı herkesten uzakta, kendi başına bir hayat yaşamak isterken akıl hastanesinden çıkmış babası, paralel evrendeki babası, kendini tanımayan babası gibi bilumum babayla başa çıkmaya çalışır.

Nasıl bir ilişkileri var? Her evrende, her gerçeklikte, her zaman diliminde ayrı karmaşıklıkta bir baba-oğul ikilisi yaşayan ikili, bir şekilde tüm sorunların üstesinden gelmeyi başarırlar. Bize de dört sezonluk malzeme çıkar.

Unutamadığımız sahne: Ayrı evrenlerden gelen babayla oğulun bir araya geldiği birçok duygusal sahne olsa da, yakın zamanda izlediğimiz, Walter’ın oğluna yardım edeceğini söylediği ve Peter’in da babasından beklediği cevabın bu olduğunu söylediği sahne.

30 Rock

Babayı tanıyalım: Jack Donaghy
Occupy Wall Street hareketinin varoluş nedeni olan, yüzde biri temsil eden, acımasız kapitalizmin sembolü Jack, kızını kendi ideolojilerine paralel yetiştirmek için elinden geleni yapıyor.

Evladı tanıyalım: Liddy Donaghy
Kuzey Kore’de rehin tutulan annesinden ayrı düşen bebek Liddy, şimdilik babasını küçük parmaklarında oynatmayı başarıyor. Kim bilir, Jack’in kabusu gerçek olup, Liddy bir liberale bile dönüşebilir.

Nasıl bir ilişkileri var? Gününün 20 saatini işinde geçiren, karısından uzak düşmüş Jack’in kızına vakit ayırmayacağını, Liddy’yi İsviçre’de bir sosyete kreşine göndereceğini düşünürken, tahmin ettiğimizden daha sıcak, sevgi dolu bir baba-kız ilişkisi görürüz.

Unutamadığımız sahne: Jack’in Libby’le iş toplantısı yaptığı ve Libby’nin ilk söylediği sözcük “anne”yi (mommy) “para” (money) olarak algıladığı ve mutluluktan havalara uçtuğu sahne.

17 Mart 2012 tarihinde Akşam Cumartesi'de yayımlandı.

Touch: Bir dokun, bin ah işit

En son Ajan Bauer olarak izlediğimiz Kiefer Sutherland, beklenen dönüşünü yeni dizi ‘Touch’ ile yapıyor. Otistik oğluyla iletişim kurmaya çalışırken, oğlunun gizemli dünyasının tüm dünyayı etkileyebildiğini şaşkınlıkla gören Martin rolüyle ilk bölümden izleyiciyi avucuna alıyor

Ajan Jack Bauer’i televizyon tarihine göndermemizden iki yıl sonra, Kiefer Sutherland bir başka iddialı diziyle geri dönüyor. Bir kez daha çocuğuyla kırılgan bir ilişki yaşayan bir babayı oynuyor, bir kez daha birilerini kurtarmaya çalışıyor, bir kez daha kararlı bakışlarıyla ekranı ısıtıyor.

Amerika’daki gösteriminden bir gece sonra Salı akşamı FOXlife’da ilk bölümü gösterilecek Touch, bir yandan da sekiz yıl (ya da sekiz gün) 24 ile peşinden koştuğumuz Kiefer Sutherland’ı Ajan Bauer’dan çok daha farklı hassasiyetleri olan bir karakter olarak karşımıza çıkarıyor.

Karısını 11 Eylül’de kaybeden, sonrasında da maddi-manevi bir düşüşe geçen Martin’in en büyük derdinin 11 yaşındaki oğluyla iletişim kurabilmek olduğunu görüyoruz. İletişim derken, gerçek iletişimden, dokunmaktan söz ediyoruz. Dizi, her ne kadar, küçük Jake’in yaşayan her şeyin birbirine bağlı olduğunu anlatan felsefi bir konuşmasıyla başlıyor olsa da, bir süre sonra Jake’in hayatı boyunca ağzından tek bir sözcük çıkmadığını ve kimseye dokunamadığını öğreniyoruz.

Heroes ile akraba dizi

Martin otistik oğluyla bağ kurmaya çabalarken, Jake’in kendi içindeki gizemli dünyasında dış dünyayı etkileyen garip bir şeyler döndüğünü anlamaya başlıyoruz. Çocuğun oraya buraya yazdığı numaraların telefon numaraları, tarihler olduğu ve Irak’tan Japonya’ya ve İrlanda’ya, dünyanın dört bir yanına dağılmış insanları ilahi tesadüflerle birbirlerine bağladığı ortaya çıkıyor.

Meksikalı yönetmen Iñárritu’nun Babil filmini ve de düşüşünü hüzünle izlediğimiz Heroes dizisini hatırlatan bu küresel kelebek etkileri, acılı baba-oğul ilişkisiyle iç içe ilerliyor. Ara ara gelen Heroes çağrışımları ise tesadüf değil. Touch’ın yaratıcısı Tim Kring, Heroes’un da arkasındaki isim.

İlk bölümüyle iyi bir dizi olarak sıkı bir zemin hazırlayan Touch’ın nasıl bir şeye dönüşeceğini görmek için haftanın macerası formatını mı seçeceğini, yoksa daha büyük bir mitolojiye yelken açmayı mı tercih edeceğini görmek gerekiyor. Bir de, Martin ve Jake arasındaki ince ilişkiyi ilk bölümdeki hassas anlatımıyla devam ettirip ettiremeyeceğini.

17 Mart 2012 tarihinde Akşam Cumartesi'de yayımlandı

Twitter to change TV viewing in Turkey

Always quick to follow the latest cultural trends in the West, TV programmers in Turkey have jumped on the bandwagon to integrate TV viewing and social media. On-screen hashtags and live Tweets have become part of a ‘controlled engagement’ 

You don’t really have to watch TV to know what the parliamentary speaker said about the new charter in a televised live debate or the unexpected twist in a popular TV show. Why would you need a remote control when you have hashtags, live Tweets and trending topics?

As the world of communication disintegrated, and the audience fragmented into millions of individuals with their own personal viewing experiences through multitudes of channels and social media, we were supposed to say goodbye to traditional television programming.

There were podcasts and emerging niche channels, causing a timeshift in the viewing experience as people recorded, downloaded and watched their favorite shows online. Social media promised a personalized experience in information flow, consumption of entertainment, and an interactive, immediate way of communication.

This was bad news for TV channels, whose traditional structure required people to sit down when their favorite programs aired. Viewers had to wait before rushing to the office water coolers to talk about the latest twist in their TV show, or the gaffe made by a celebrity on a talk show.

It became clear that all had changed when Prince William married Kate Middleton last April. The term coined as the “water cooler effect,” which required all viewers to watch a TV program at the time of the broadcast and wait until the next day to discuss the repercussions, dramatically shifted as Twitter hit the World Wide Web.

Click here for full article (Hürriyet Daily News)

Yeni dizi: Alcatraz


Esrarengiz bir ada, Jorge Garcia, zaman yolculuğu ve J.J. Abrams. Tüm hayal kırıklıklarına karşın Lost’u güzel hatırlamamıza neden olan birkaç şey büyük patırtıyla başlayan bu yeni dizide bir arada.

Tarihin en ünlü hapishanesinin bulunduğu Alcatraz Adası’nı mesken edinen dizi, hapishanenin 1963’de kapanmasını tüm tutuklu ve gardiyanların aynı anda gizemli bir şekilde kaybolmasına bağlıyor. 50 yıl sonra kaybolanlar hiç yaşlanmamış bir şekilde tek tek geri dönmeye başlıyor.

Dedektif Rebecca Madsen (Sarah Jones), Alcatraz uzmanı ‘nerd’ Dieogo Soto (Jorge Garcia) ve büyük gizem hakkında bilgisi olan, bir nevi Fringe ajanı Emerson Hauser (Sam Neill), hem her hafta ortaya çıkan eski tutukluların pisliklerini temizliyorlar, hem de büyük gizemi biraz daha aydınlatmaya çalışıyorlar. Alcatraz, bir yandan haftanın davasıyla polisiye sevenlere, bir yandan da Lost ya da The 4400 tarzı büyük mitolojileri parça parça aydınlatmayı sevenlere hitap ediyor.

Dizi bir Lost olabilecek mi? Yoksa The Event ya da FlashForward gibi patlayacak mı, dört-beş bölüm daha izlemek gerekiyor.

Bunları sevdiyseniz kaçırmayın: Lost, The 4400, The Event, FlashForward

Pop culture in Turkey pushes the nation's buttons once again

Pop culture continues to bring out the nation's sensitivities, or, more likely, insecurities. Controversy is sparked by a TV series showing Sultan Süleyman courting women in the harem rather than conquering the known world, and by a comic book showing a young Atatürk beaten by his superior in the military. Both are accused of tarnishing Turkey's history. But when it comes to the ultra-nationalistic, ultra-violent movie 'Valley of the Wolves: Palestine,' there's no reaction

Turkey is the best country in the world, Turkish history is solely an epic collection of glorious victories and Turks are the greatest people to have ever graced the earth. If these are the messages in your film, TV show or comic book, you are good to go.

But if, by any chance, that same work is seen as tarnishing the image or history of Turkey, you are likely to find an army of sensitive citizens, fanatic ideologues and statesmen (and stateswomen) more than happy to lynch you.

Pop culture tested the limits of national sensitivities in January, with a TV series, a film and a comic book roiling the waters of a nation insecure, intolerant and, at times, paranoid about its identity and how it is perceived by others.

Click here for full article (Hürriyet Daily News)


Grey’s Anatomy küllerinden diriliyor.. Sonunda

Grey’s Anatomy, Meredith’e gıcık kaptığımız, Christina’ya hayran olduğumuz, her hastayı hatırladığımız, her şarkıyla ağladığımız eski günlerine dönüyor. Ve de kendini tekrarlamadan, karakterlerini ve kendini büyüterek dönüyor. Seattle Grace’e geri dönmek için 6 neden...

Ne güzel bir sonbahardı o. İçine düşeceğimiz üç yeni dizi başlamıştı: Lost, Grey’s Anatomy ve Desperate Housewives (ABC için daha iyi bir seneymiş). Lost ve Desperate Housewives’ı en başından izleyip, çevremdeki herkesi heyecanla birbiriyle alakası olmayan bu iki yeni diziye başlatmaya çalıştığımı hatırlıyorum.

Grey’s Anatomy
’ye biraz geç girdim. Ama ilk iki sezonu, bol sigara, diet cola ve birayla bir haftada yiyip bitirdim. Hemen Grey’s Anatomy şarkıları indirildi. Meredith ne kadar gıcık tartışmalarında, “O kadın Seattle’dan ayrılsa bir daha hiç bir arkadaşını arayıp sormaz,” deyip daha fazla anti-Meredith taraftarı yanıma çekmeye çalıştım. Christina’ya hayran oldum. Karev’le aşk-nefret ilişkisi yaşadım. Sonra düzenli izlemeye başladım. Izzie’nin Denny’nin alvatvayır’ını kesmesi (doğrusunun ‘LVAD wire’ olduğunu biraz önce Wikipedia’dan öğrendim), Chasing Cars şarkısı eşliğinde balo elbisesiyle hastaneyi terk etmesiyle ‘official’ Grey manyağı oldum.


Sonra her parıldayan dizinin ilk iki sezonundan sonra yaşadığına tanık olduk. Bir iyi, bir kötü olmaya başladı Grey’s Anatomy. Çiftleştirecek doktor kalmadığında Izzie ve George’u birleştirip dizinin voltajını tamamen düşürdüler. Vasat bir 5. sezon, idare eder bir 6. sezondan sonra hastanedeki katille sezonu bitirdik.

V - 2. sezon 1. bölüm: Red Rain


Bilim kurgu dizisi demek büyük sorumluluk demek. Ya herkesin konuşmaktan yorulmadığı büyük bir şey yapacaksınız. Ya da mütevazı sayıda ama ölümüne sadık izleyici kitlesinden şaşmayacaksınız. Yeni bir Lost yaratma çabası patladıkça patlıyor. Önce geçen senenin sıkıcı karakterleriyle FlashForward, sonra bu senenin kafası karışık, giderek kötüleşen The Event’i. Tabii bir de Fringe var. Herkese hitap etmek yerine, dikkatli ve akıllı izleyiciyi elinde tutma stratejisiyle giderek güçlenen, her bölümle klasiğe dönüşen bir bilim kurgu dizisi.

Geçen hafta 2. sezonu başlayan V ise ilk bölümünden itibaren hala Fringe olabilme şansını elinde tutuyor. Gerçi fazla zamanı yok. 10 bölümlük bu sezonda kendini tekrarlarsa, Ziyaretçiler’i de televizyon mezarlığına uğurlayacağız.


Red Rain
bölümü geçen sezon bıraktığı açık uçları toparlayıp, yeni sezonun yapısını belirlemesi açısından iyi bir bölümdü. Ama bir kez daha, ‘Bu dizi nereye gidiyor?’ sorusuna cevap veremedi. Ziyaretçilerin kötü niyeti, direniş örgütü Fifth Column’un dünyayı kurtarma çabaları hala askıda. ‘Kim ne yapmak istiyor?’, ‘Habire koşuşturan insanların ve uzaylıların planları ne?’ soruları uzadıkça uzuyor. 10 hafta sürecek bir dizi için ciddi zaman kaybı.

Undercovers: J.J. Abrams'tan geçmişe özlem

J.J. Abrams, 'Lost'tan önceki romantik casus fantezilerine geri dönüyor. Bloom çiftinin evliliklerini biraz casuslukla renklendirdiği yeni dizi 'Undercovers,' 'Tehlike Çemberi'nin 30 yıl önce yakaladığı elektriğin yanına yaklaşamıyor

Nikah masasında terk edilen gelinler (Grey’s Anatomy), tüm ülkenin gözü önünde yaşanan kaçamaklar (The Good Wife), her sene sayısı çoğalan evlilik dışı çocuklarla (Brothers & Sisters) Amerikan televizyonunun uzun süredir evlilik kurumuna güvenini kaybettiği ortada. Bu akşam ilk bölümünü izleyeceğimiz Undercovers, evliliğe biraz heyecan getirmek için 1980’lerde test edilip onaylanan bir formülü ekranlara taşıyor. Ev işleri ve yatak sohbetleri arasında birazcık da dedektiflik yaparak hayatlarını renklendiren, Tehlike Çemberi’nin (Hart To Hart) Hart çiftini 40 yıl sonra günümüze uyarlıyor. Undercovers’ın karı-kocası Steven ve Samantha Bloom, evlere yemek servisi yaptıkları işlerinden ara sıra uzaklaşıp, sofistike casuslara dönüşüyorlar.


J.J. Abrams eskiye dönüyor

Lost
’un sona ermesinden sonra yazar, yönetmen ve yaratıcı ekibin neler yaptığı, hangi diziler üzerinde çalıştığı bir süredir internette dolaşıyor. Issız bir adaya düşen uçak kazazedelerinin hikâyesini beyinlerimizi sulandıran karmakarışık bir deneyime dönüştüren asıl isim ise J.J. Abrams. Lost’un tohumlarını atıp aradan çekildikten sonra, hızını alamayıp paranormal fantezilerini bir başka diziye, Fringe’e bocalayan Abrams yeni dizisiyle eski romantik casusluk günlerine dönüyor.

Köpek sahiplerine fısıldayan adam

Kendini ‘köpek psikoloğu’ olarak tanımlayan Cesar Millan, realite dizisi ‘Dog Whisperer’da arızalı köpekleri rehabilite ediyor, sahiplerine de sıkı bir eğitim veriyor


Köpek olduğunu bir türlü kabul etmeyen Snoopy ‘Köpeklere fısıldayan adam’ Cesar Millan’la tanışmış olsaydı, dünyanın en sıkıcı çizgi karakterlerinden birine dönüşebilirdi. Realite dizisi Dog Whisperer’a konuk olan sorunlu köpekleri rehabilite etmek için Amerika’yı köşe bucak dolaşan Millan’a göre en büyük sorun köpeklerin köpekliklerinden uzaklaştırılması.

Amerika’da yedi sezondur devam eden Dog Whisperer, bir süredir burada da kulaktan kulağa kendi sadık izleyici sayısını çoğaltarak, köpek sahiplerine sohbet konusu yaratmış durumda. Belki de köpek sahiplerinden çok, komşularının ilgi göstermesi gereken bir dizi Dog Whisperer. Köpeklerinin sorununun çözülmesi için son çare Millan’a baş vuran kişilerin bir çoğu komşularıyla kavgalı, hatta bir kısmı mahkemelik.

Cumartesilerin aykırı kadınları. Peki hangisi daha aykırı?

Uyuşturucu baronesi ev kadını, ilaç bağımlısı dengesiz hemşire ve kanser olduğunu öğrenince ayarı şaşan lise öğretmeni. Televizyonun üç aykırı kadını üç ayrı dizide, Cumartesi akşamları Comedymax’de


Amerikan kablo kanalı Showtime’ın misyonu televizyona olabildiğince aykırı kadın karakter sunmak gibi gözüküyor. Weeds’in Nancy Botwin’ini altı yıl önce konu komşuya esrar sataren tanıdık. Geçen sene başlayan Nurse Jackie’nin bir yandan ürkütücü, bir yandan etkileyici hemşiresi Jackie’nin bunca numara arasında başının nasıl belaya girmediğine hayret ettik. Yeni başlayan The Big C’nin Cathy’si ise, yeni öğrendiği kanseriyle başa çıkmak için anarşizm yolunda ilerliyor. Bu üç dizi arka arkaya cumartesileri Comedymax’de.

Hot in Cleveland: Altın Kızlar 2.0

Rose köyüne dönüp, yeni arkadaşlar edinirse

Köyünü özlemekten hiç bir zaman vaz geçmeyen ‘Altın Kız’ Rose, dilini sivriltiyor, taşraya taşınıyor ve kendine üç yeni şehirli arkadaş seçerek, mutfak masasındaki sohbetlerini 20 yıl sonra yeniden yaratıyor. Altın Kızlar’da Rose’u canlandıran Betty White, dört kadın arkadaşı ekranlara taşıyan en son dizi Hot in Cleveland’da benzer bir dünyaya geri dönüyor.

Los Angeles’da yaşayan üç arkadaşın, kadın kadına yapacakları Paris tatili uçaklarının bozulmasıyla yarım kalıyor. Kadınlar kendilerini varlığını çoktan unuttukları taşrada, Cleveland’da buluyorlar. Yeni boşanmış yazar Melanie (Valerie Bertinelli), ‘Hollywood’un kaş kraliçesi’ güzellik uzmanı Joy (‘Frasier’in Daphne’si Jane Leeves) ve Hollywood’da artık müzelik kabul edilen eski pembe dizi oyuncusu Tori (Wendie Malick) bu unuttukları dünyanın güzelliklerini bir kez daha hatırlıyorlar: yağlı yemekler ve yaşıtlarıyla flört etmeye çekinmeyen erkeksi erkekler.


Kadınlar Los Angeles’daki hayatlarını bırakıp, buraya yerleşmeye karar veriyorlar. Dizinin 4. kadın kontenjanını ise, White’ın oynadığı çatlak ev sahibi Elka dolduruyor. Hot in Cleveland, bildik sitcom yapısına ve alıştığımız tempodaki esprilere ilginç ve sıcak karakterlerle taze bir hava getiriyor.

30 Ekim 2010'da Radikal'de yayımlandı.

TV'de 'Altın Kız' formülü

Carrie’nin karmaşık şehir hayatı ve daha da karmaşık çiftleşme oyunlarıyla başa çıkabilmek için kurduğu alternatif aile modelini Blanche, evine ve hayatına aldığı üç kadınla 25 yıl önce ekranlara getirmişti. ‘Altın Kızlar’dan ‘Sex and the City’ye TV’de kadın arkadaşlığı


Time dergisi 1998 yılında feminizmin can çekiştiğini savunuyor ve o sayısının kapağına konu mankeni olarak da Ally McBeal’i taşıyor. İki yıl sonra, bir kez daha feminizmin gidişatını kapak konusu yapan Time, bir kez daha bir TV dizisinden ilham alıyor. “Kimin kocaya ihtiyacı var?” başlığının altına pop kültürü yeni fethetmeye başlayan dört kadının fotoğrafını uygun görüyor: Carrie, Samantha, Charlotte ve Miranda.

Yönünü şaşırmış beyazperde maceralarıyla eski günlerini aratan Sex and the City kadınları, 1990’ların sonunda bir yandan fazlasıyla tanıdık, diğer yandan hiç alışılmadık bir pop kültür olayı olarak hayatımıza düşüyorlar.


Sex and the City
’ye ilk başlarda uçlarda tepki vermemek mümkün değil. TV izleyicileri, TV eleştirmenleri, kadınlar, erkekler, feministler, herkes ikiye bölünüyor. Kimisi mesajı doğru bulmuyor, kimisi mesaj olmadığını savunuyor, mesajı takmayanlar da kadınların penis boyu ve erken boşalma sohbetlerini hafif bir gülümsemeyle izliyor.

Yeni sezon geldi, hangi diziye başlayalım?

Amerika’da görücüye çıkan yeni dizilerin kimi televizyon mezarlığına yolculuklarına, kimi de sonraki sezonları garantileyen sadık izleyicilere sahip olmaya başladı bile. Uzaylılardan süper aileye, mafyanın doğuşundan en karizmatik kanser hastasına, televizyon hayatlarına sıkı başlayan Amerikan dizilerine bakalım


Lost’un yerine koyabileceğimiz bir dizi gelecek mi? Modern Family gibi anında içine çekildiğimiz yeni bir komedi var mı bu sezon? Martin Scorsese’nin dizisi geliyormuş, doğru mu? Amerika’da yeni televizyon sezonu demek, çiçeği burnunda dizilerin aylar öncesinden kendilerini tanıtmaya başlamaları, izleyicinin çoktan listesini hazırlamış olması demek. Burada ise durum biraz daha farklı. Yeni dizileri el yordamıyla keşfetmemiz gerekiyor. Bu sezon Amerika’da başlayan, kimi birkaç bölüm oynamış, kimi sezon sonuna yaklaşan, izleyiciyi giderek içine çeken beş diziye göz atalım.
Related Posts with Thumbnails